Gerçeği söylemek
Radikal · 16 Şubat 2003
Sayın Başkan,
Terörizm konusunda halka gerçeği söylemek gerek. Çünkü terörizme dair sanrılar sürdükçe, terör tehdidi topyekun yok oluşumuza kadar sürecek. Gerçek şudur ki, bay Başkan, çok sayıda nükleer silahlarımız bizi bu tehditlerden koruyamayacak. Hiçbir 'Yıldız Savaşları' sistemi, kullanılan teknoloji ne kadar yüksek olursa ve kaç milyar dolar bu projelere savrulursa savrulsun, gemiyle, uçakla ya da kiralık arabayla gelecek bir nükleer silahtan koruyamaz bizi. Hiçbir silah, ne sizin muhimmat depolarınız, ne de her yıl 270 milyon dolar yutan malum 'savunma sistemi', terörist bir bombayı durduramayacak. Bu askeri bir gerçektir. Emekli bir yarbay ve sayısız 'ulusal güvenlik' konferansına katılmış biri olarak, hep 33. Mezamir'i okurum:
'Gücü savaşçıyı kurtarmadığı gibi, güçlü ordusu da kralı kurtaramaz!'
Bu durumda ilk akla gelen, 'Öyleyse ne yapabiliriz? Halkımızın güvenliğini sağlamak için hiçbir önlem alınamaz mı?' Tepkisi olmalıdır tabii. Önlem var. Ama alabilmek için, önce terörizm tehdidine dair gerçeği bilmek gerekir. Sayın Başkan, siz bizlere niçin Afganistan'ı ve Sudan'ı bombalayacağımızı anlatırken, terörizmin hedefi haline geldiğimizin
'niçin'i hakkındaki gerçeği açıklamadınız. Bize, dünyada demokrasi, özgürlük ve insan haklarını savunduğumuz için terörizmin hedefi olduğumuzu söylediniz.
Saçmalık, sayın Başkan. Biz teröristlerin hedefi haline, hükümetimiz dünyanın büyük bir bölümünde diktatörlükleri, tutsaklığı ve insan sömürüsünü desteklediği için geldik. Teröristlerin hedefiyiz, çünkü nefret ediliyoruz, nefret ediliyoruz çünkü korkunç şeyler yaptık. Kaç ülkede casuslarımız, halk tarafından seçilmiş liderleri kovup yerlerine askeri cuntalar, kendi halklarını çokuluslu Amerikan şirketlerine satmak için yarışan kuklalar koydular?
İran'da bunu yaptık: Marins ve CIA, petrolleri devletleştirmek isteyen Musavi'yi iktidardan uzaklaştırdılar. Yerine Şah Rıza Pehlevi'yi getirdik ve halk tarafından nefret edilen muhafız alayı SAVAK'ı silahlandırıp eğittik. Rıza Pehlevi ve SAVAK, İran halkını ezerek, tutsaklaştırarak bizim petrol şirketlerimizin ticari çıkarlarını korudular. O gün bugündür, İran'da bizden nefret eden insanların var olduğunu düşünmek zor mudur? Şili'de bunu yaptık, Vietnam'da bunu yaptık. Irak'ta yapmaya çalıştık. Çok açık! Kaç kez Nikaragua'da, Latin Amerika ülkelerinde yaptık bunu. Her defasında yeniden, topraklarının zenginliklerini halkın yararına ve halk yönetsin diye paylaştırmak isteyen halk liderlerini indirdik. Yerlerine katil cuntacıları, halklarını kendi kişisel hesaplarına koyduğumuz muazzam rüşvetler karşılığında satan zalimleri getirdik. Onların topraklarının zenginliğini, Domino Sugar, United Fruit Company, Folgers gibi şirketler paylaşsın diye... Bir ülkeden diğerine, bizim hükümetimiz demokrasiyi tıkadı, özgürlüğü boğdu, insan haklarını çiğnedi bu ülkelerde. İşte bu yüzden dünya nefret ediyor bizden ve bunun için teröristlerin hedefiyiz.
Kanada halkı, tıpkı Norveç ya da İsveç gibi özgürlük içinde, insan haklarına saygılı yaşıyor. Siz hiçbir Kanada, Norveç ya da İsveç büyükelçiliğinin bombalandığını duydunuz mu? Bizlerden, demokrasi, özgürlük ve insan haklarını savunduğumuz için nefret edilmiyor. Bizden nefret ediliyor, çünkü hükümetimiz bu nimetleri, yeraltı zenginlikleri bizim şirketlerimiz tarafından ele geçirilmek istenen Üçüncü Dünya ülkelerine çok görüyor. İşte bu bizim ektiğimiz nefret, bugün bize terörle geri dönen nefret. Gelecekte, nükleer terör olarak gelecek. Bir kez bu gerçek açıklandıktan ve anlaşıldıktan sonra, çözüm de berraklaşıyor: Yöntemlerimizi değiştirmeliyiz. Gerekirse tek yanlı olarak, nükleer silahlarımızdan kurtulmak, güvenliğimizi artıracaktır. Dış politikamızı kesin olarak değiştirmek, pekiştirecektir güvenliğimizi. Kızlarımızı ve delikanlılarımızı dünyanın dört bir yanına, onların kumlarının altından çıkan petrollerine el koymak için Arap öldürmeye yollamaktansa;
o ülkelerin altyapılarını kurmak, tatlı su damıtmak ve aç çocukları beslemeye göndermeliyiz. Her gün binlerce Iraklı çocuğu koyduğumuz ekonomik ambargolarla öldürmek yerine, Iraklılara elektrik santralları, atık su temizleme tesisleri, hastaneler ve yıktığımız ve yeniden yapılmasını ambargolarla engellediğimiz ne varsa kurmak için yardım elini uzatmalıyız. Terörist ve ölüm mangaları eğitmek yerine, Amerika Okulu'nu kapatmalıyız. İsyancıları kışkırtmak, dünyada istikrarsızlığı, cinayeti ve terörü desteklemek yerine, CIA'yı kapatmak ve CIA için harcanan muazzam paraları insancıl yardım örgütlerine ödemeliyiz.
Özetle, kötü olmak yerine iyi olmalıyız. O zaman kim durdurmaya çalışır bizi? Kim nefret eder? Kim bombalamak ister? İşte halk olmak budur, sayın Başkan. Budur halk."
Boston Başpiskoposu Bernard LAW imzasını taşıyan bu mektup, yüzyılımızın tavşan şapkası internetten çıktı. Gerçekten bir Amerikalı, üstelik emekli yarbay ve başpiskopos mu yazmıştır, ne zaman yazmıştır, adı Bernard mıdır, Law mudur, bilmem. Ama mektubun içeriği, kesin doğru. İşte bu hem kesin, hem keskin doğruluğu, sizinle paylaşmak istedim.