Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2003

İleri ve son

Radikal · 26 Mart 2003

Çinliler barutu bulup havai fişek yapımında kullandığında, yaşlı ve bilge Çinliler, 'Vay be, insanlık amma ilerledi!' diye hayran kaldılar. Baruta kurşun karıştırılıp ilk karton fişek 17. yüzyılda imal edildi. 1738 yılında savaşmaya ilk kez ağızdan dolma piştovunu ve ağızdan dolma tüfengini kuşanıp, yanına bronz mandrini, barut ölçeği, kâğıt kovan hazırlamak için tahtadan yapılmış yüksüğüyle giden Avrupalı askerin, tüm cenklerini kılıç kalkanla yapan harp gazisi babası, "Vay be," dedi, "insanlık amma ilerledi!"

19. yüzyılda, kuyruktan dolma tüfeng icat edildi, mermi çekirdeği, kovan ve kapsül birleştirildi. 1832'de Lefacheux marka yeni silahıyla savaşa giden Fransız askerinin babası, gözlerine inanamamıştı, oğlunu uğurlarken bir çeşit av tüfeği olan silahı hayranlıkla evirip çevirmiş ve bir önceki savaşta ağızdan dolma bir tüfeğin saçmasından arta kalan tek gözünü açarak: "Vay be!" diye ıslık çalmıştı, "insanlık amma ilerledi!"

1863 yılında Alfred Nobel, dinamitin ana maddesi nitrogliserini buldu ve Heleneborg'daki küçük laboratuvarında üretmeye başladı. Alfred'in küçük kardeşi Emil Nobel, "Vay be abi!" dedi, "insanlık amma ilerledi sayende!" Birkaç ay sonra, nitrogliserin ürettikleri laboratuvar havaya uçtu, ağabeyine hayran Emil, patlamada öldü. Ancak Alfred Nobel, kardeşinin ölümüne rağmen insanlığı daha da ilerletmeye kararlıydı. 1864'te nitrogliserin patlamasının civa fülminatla başlatılabileceğini keşfetti ve ateşlemesi daha denetlenebilir yeni buluşuna 'dinamit barutu' adını verdi. Kardeşi Emil artık yoktu, ama tüm dünya ayakta alkışladı Alfred Nobel'i, bu sefer insanlık gerçekten çok ilerlemişti.

Amerikalılar ilk atom bombasını yaptıklarında ve Hiroşima ve Nagazaki'ye attıklarında, insanlığın aşırı derecede ilerlediği, biraz daha ilerlerse

gidecek yeri kalmadığı anlaşılır gibi oldu, ama insanlık ilerlemeden duramazdı. Ne olur ne olmaz belki zamanla gidilecek başka bir dünya bulunur diye yiyecekten ve içecekten çok yeryüzünü altı kez yok edebilecek nükleer bomba depoladı, insanlık olmasa bile insanlığın egemen sınıfları. Ancak gidilecek başka dünya bulunamadı, dolayısıyla ufak ufak ilerlemeyi sürdürdüler: Napalm, ısı, mikrodalga, akıllı bombalar vb. ile.

En çok Amerika'da ilerledi insanlık. Öyle ilerledi ki, Amerika'yı yöneten 'üstün' beyinler, insanlığın daha da ilerlemesi için gerekli gördükleri savaşlarda insandan çok makinelere, elektroniğe, yani teknolojiye güvenmeye başladılar.

Artık her yeni silah ve buluş, insanlığı değil, savaş teknolojisini ilerletiyordu. Artık insanlar, savaşlarda figüran olacaklardı. Baş aktörler, makinelerdi: Bilgisayarlar, uydular, radarlar, uçaklar, tanklar, tüfekler, bombalar, füzeler ve mermiler. Artık bu yeniliği denemek, rol dağılımındaki değişimin filmini çekmek gerekiyordu. İnsanlar, figüran olarak tabii ki gerekliydi hâlâ. Savaşçı teknolojiyi oradan oraya taşımak için en azından. Savaşın yeni baş oyuncusu, 'jön' teknoloji öylesine ileriydi ki, Amerikalıların çevireceği filmde düşmanın ağzını burnunu kıracak makineleri oradan oraya taşıyan figüran insanlar, rol gereği bile ölmeyeceklerdi. Onlara, "Siz öylesine üstün silahlısınız ki, daha üstünü yok, yalnız düşmanlarınız ölecek, siz silahın hammallığını yapacaksınız, o kadar!" diye öğretilmiş, o silahlarla görünmez, tutulmaz, yenilmez olduklarına inandırılmışlardı.

İnsanlık, seyirci ya da figüran rolüne indirgendiği Amerikan savaş teknolojisine hayran kaldı. 'Vay be!' Artık bundan daha ileri olunamazdı.

Figüranlar film setinde yerlerini aldılar, seyirciler televizyonun karşısına geçtiler ve çekim başladı.

O da ne? Ölmesi gereken birtakım figüranlar, ölmemesi gereken Amerikan figüranlarını öldürebiliyorlardı! Üstelik film değil, çekimler gerçekti.

Dikkat ettiniz mi? Silahları elindeyken sakız çiğneyen Amerikan askerlerinin tutsaklıkta ilk yitirdikleri şey, yuttukları sakızları. Iraklılar tarafından sorgulanırken ağızları kupkuru, yutkunmakta zorluk çekiyorlardı. Korku dolu gözleriyle her biri, 'Hani biz görünmez, tutulmaz, yenilmezdik? Barada ne işim var, bu hallere nasıl düştüm, başıma neler gelecek?' diye sorguluyordu. Amerikan teknoloji ordusunun zavallı hamalları, baş oyuncu silahların figüranları birdenbire SAVAŞ'ın yalnız öldürmek değil, ölmek anlamına geldiğini anlamaya başladılar.

Amerikan megalomanyası, Irak'ta savaş filmi çekeceğini sanırken, gerçek savaşla yüz yüze geldi. Kazananın kaybedeceği bir savaş. Çünkü yenen ve yenileniyle insanlar, ölüm teknolojisiyle ilerlemenin insanlığı hiçbir yere götürmediğini, sonunu getirdiğini anlayacaklar.

Ya da anlamayacaklar. Ta, ölüm teknolojisinin son harikalarına bakıp 'Vay be!' diye ıslık çalacak bir insan ve ıslık sesi duyulan bir dünya kalmayana kadar.