Homunculus cusus palus
Radikal · 13 Nisan 2003
Yüksel Arslan, çağımızın evrensel anlamda en önemli ve ilginç resim sanatçılarından biri. Uzun yıllardan beri Paris'te yaşıyor ama, Fransız sanat eleştirmeni Edouard Roditi tarafından İstanbul'dayken, hocası
İpşiroğlu'nun atölyesinde, 1958 yılında keşfedilmişti. Roditi'nin Fransa'ya 'büyük Türk sanatçısı' olarak lanse ettiği Yüksel Arslan, 1959 yılında bizzat Andre Breton tarafından davet edildiği sürrealist erotizm sergisine, cennet vatanımızdan 'çıkamadığı' için katılamadığı gibi eserlerini bile gönderememişti...
Ama Edouard Roditi ve Paris'te adını taşıyan bir sanat galerisinin sahibi Raymond Cordier, bizim Arslan'ın peşini bırakmadılar. Sonunda kadim dostu Ferit Edgü imdadına yetişti ve çok sevdiği Türk rakısıyla demlendiği Boğaz meyhanelerine veda eden Yüksel Arslan, 1 Eylül 1961'de Marsilya'ya kalkan bir gemiyle İstanbul, hatta Türkiye'ye veda etti...
Bilenler bilir, Yüksel Arslan'ın tümüyle kendi icadı doğal boyalar, daha özgünü olamaz bir teknikle yarattığı eserleri belli bir resim sınıfına, sanat akımına, ekolüne, kısacası herhangi bir çerçeveye sokmak, sınırlarını
çizmek kolay değildir. Paris'te Arslan'ı sergilemek için yanıp tutuşan Raymond Cordier, bizimkinin yanında getirdiği 15 tabloya bakınca, ilk iş olarak avukatını aramıştı.
Avukatın yanıtı açık ve kesindi: Bu tablolar sergilenecek olursa (o yılların yasalarına göre) hem Arslan, hem Cordier hapsi boylardı!
Sanatsal dikkati insanlığın cinsel organlarıyla tinsel organları arasındaki iletişim kopukluğu üstüne yoğunlaşan ve hiç dağılmayan sevgili Yüksel'in bu eserlerinde Sigmund Freud ile Marquis de Sade'ı didiklediğini söylersem, belki niçin 'hapis'le korkutulduğu açıklığa kavuşur...
Başta Andre Breton, sürrealistler çok çekiştirdi Yüksel Arslan'ı. Ama o, yalnız kendine sadık kaldı.
Hapse atılma tehlikesini halka açık sergiler yerine yalnız davetlilerin alındığı, ama seçkin meraklıların hücumuna uğrayan gösterimlerle aşan Yüksel Arslan'dan vazgeçmeyen Raymond Cordier, üçüncü sergisini hazırlayan sanatçının eserlerini, resim, guaş ya da desen diye sınıflandıramamanın sıkıntısını yaşıyordu. Yüksel, kendi yapıtını kendisi adlandırdı: 'Arture'.
İmzasını da 'Artslan' diye atmaya başlamış, böylece her hücresinden sanat fışkırdığını ilan ediyordu âleme!
Paralı günler vardı, parasız günler vardı. Ama hayatı, hiç olmadığı kadar maceraydı 60'lı yıllarda Arslan'ın. Yeryüzünde sonradan çok ünlenecek ne kadar 'özgür sanatçı' varsa, Paris'te bir otele doluşmuşlar, zamanın 'in' akımı 'beatnik'e uygun olarak, herkesin odasının herkesin odası olduğu bir kabile yaşamı sürüyorlardı. Aralarında, 'The Soft Machine' ve 'Junk' gibi edebiyat dünyasını birbirine katan evrensel kitapların marjinal yazarı, Amerikalı William Burroughs da vardı. İliğine kadar ağır uyuşturucu ve alkol bağımlısı olup, 83 yaşına kadar nasıl yaşadığının sırrı bugün bile çözülemeyen Burrougs ve arkadaşlarının elbette 'çektiği' otel, tabii ki sık sık polis baskınlarına sahne oluyordu.
Bir gün yine polis bastı oteli. Kimlikleri istedi.Yüksel Arslan'ın hem ikamet izni yoktu, hem de süresi dolan pasaportunu Türkiye konsolosluğuna bırakmıştı, dolayısıyla kimliksizdi. "Peki," dedi Fransız polisi, "Kim olduğunuzu gösteren herhangi bir belge, bir kâğıt parçası falan da yok mu?"
Yüksel bula bula Cordier galerisinde yeni açtığı üçüncü sergisinin davetiyesini bulup verdi polise. Polis aldı, bir davetiyeye baktı, bir bizimkine ve sordu: "Hangisi sizsiniz?"
Davetiyenin üstünde: 'Homonculus-cucus-palus/Planus-phallus-micrococcus', altında da Yüksel Arslan yazıyordu! Zavallı polis, hayatında hiç duymadığı, çünkü büyük bölümü bizimkinin icadı isimler ve sözcükler arasında, neyin serginin ve neyin ressamın adı olduğunu çıkaramamıştı.
Geçen hafta anlattığı bu 'hayat dilimi'yle bizi gözlerimizden yaşlar getirinceye kadar güldüren Yüksel, polise ne yanıt verdiğini anımsamıyor, ya da söylemek istemiyor. Ben, kendisinin 'Phallus!' dediğine eminim.
Aslında, 'Hepsi benim!' de diyebilirdi. Sen çok yaşa, ufkumuzdan eksik olma sevgili Arslan!