Mide ve leşker (1)
Radikal · 18 Nisan 2003
Hayal meyal anımsıyorum, 27 Mayıs 1960 'ihtilali' biraz da bizim evde yapıldı. Bunu yalnız ablam 'Olur mu böyle olur mu...' diye şarkı söyleyerek
gittiği gençlik mitinglerinden tartaklanarak döndüğü için söylemiyorum. O zamanlar Keçiören Tepebaşı mevkii kuş uçmaz, kervan geçmez bir Ankara banliyösü olup, benim 'yumurtalı evim' diye sevdiğim ve babacığımın yetiştirdiği mine çiçeklerini göstererek, 'İşte sen!' dediği bahçe içinde, sarı boyalı iki katlı bir hanede yaşıyorduk. Kırıkkanat soyadının sonuncu erkek bireyi babam, ordudan ayrılmış olmasına karşın, generallerle dolup taşardı ev. En çok gelip gidenlerden biri Kara Kuvvetleri Komutanı Muhiddin Onür'dü. Onu hatırlıyorum. Savunma Bakanlığı Müsteşarı Nüzhet Bulca ve ailesi, zaten canımız ciğerimizdi. Eniştem; Ege Ordu Komutanı Sedat Güneralp, Birinci Ordu Komutanı Doğan Özgöçmen, Genelkurmay'dan Sabri Yirmibeşoğlu, Turgut Sunalp ve Kemal Atalay'ın adlarını da veriyor. Aralarında Seyfi Çotur, Vehbi ve Sakıp Ersü gibi önemli/kıdemli subaylar da vardı.
Akşam yemeğine gelirler, biz çocuklar yatırıldıktan sonra oturup 'Nasıl kurtulacak bu memleket' konusuna epeyce ağır takılırlarmış ki... Ciddi ciddi darbe yaptılar sonunda. Ben neler konuşulduğunu anlayacak yaşta değildim.
Ama bu isimlerden bazılarının, darbeden bir gün önce Ankara merkezdeki evlerinde bekleyen evladı ayalini, bizim gözlerden ırak hanemize getirip babama emanet ettiklerini biliyorum. Aynı emanet, Talat Aydemir'in karşı darbe girişimi sırasında da tekrarlandı.
Eniştemin anlattığına göre, darbe öncesinde ve sonrasında konuşulan iki numaralı konu, Kıbrıs'mış. Adayı Osmanlı'dan kapan İngiltere'nin, 82 yıllık bir egemenlikten öteye yerini Makarios'un cumhurbaşkanı, Dr. Fazıl Küçük'ün cumhurbaşkanı yardımcısı olduğu, 'sözde' bağımsız bir devlete, Türkiye'de yapılan darbeden yalnızca birkaç ay sonra, 16 Ağustos 1960'ta bıraktığı düşünülecek olursa, normal. 1960, Kıbrıs'ta EOKA'nın Türklere saldırmaya başladığı yıl... İşte o günlerde, eniştem, Kara Kuvvetleri Komutanı Muhiddin Onür'ün bizim evde söylediği iki sözü hiç unutmuyor:
"Kıbrıs'ı keşke feda edebilsek! Keşke başımızı sokmasak belaya! Ama mümkün değil. Öylesine stratejik bir yerde ki ada, bırakırsak güneyden de kuşatırlar bizi." Soğuk Savaş dönemi düşünülünce, Org. Onür'ün bu sözlerinden Yunanistan, SSCB, İran, Irak ve Suriye tarafından her yanımızın düşman tarafından kuşatıldığı, bir tek Güney'de ferah kaldığımız ve Kıbrıs yitirilecek olursa, oradan da düşman tarafından kuşatılacağımız anlamı çıkıyor, benim bugünkü kafamla.
Bir keresinde de: "Kıbrıs'a ne kadar silah gönderiyorum, bir bilseniz!" demiş, Org. Onür.
Yeterince silah gönderememiş olacak ki, 1963'te çıkan çatışmalarda üç gün içinde 24 Türk'ü öldürdü Rumlar. Azgınlık ve arsızlıkları giderek tırmandı ve gariban Türkiye, neden gariban dediğimi anlayacaksınız, birliklerini ve donanmasını 'birinci' Kıbrıs çıkarması için hazırladı. Çıkarma hazırlıklarını başlatan, bizim evin müdavimlerinden Diyarbakır Kolordu Komutanı Nüzhet Bulca'ydı. Benim amcam sayılır. Şubat 1964'te Türk birlikleri ve donanması Kıbrıs'a doğru yola çıktıktan.. üç gün sonra kös kös geri döndüler. Çünkü denizden karaya çıkarma yapacak gemilerimizin olmadığı ya da yeterli olmadığı gibi bir şey anlaşılmıştı!
Aynı yılın nisan ayında 'kara papaz' Makarios, Türklerin çıkarma yapamamasından cesaret alarak; Türkiye, İngiltere ve Yunanistan'ın adada garantörlüğünü öngören Londra ve Zürih anlaşmalarını tek yanlı olarak geçersiz saydığını açıkladı. Türkiye'nin adaya (yine) çıkarma yapacağını söylemesi üzerine, ABD Başkanı Johnson, Başbakan İnönü'ye: "Çıkamazsınız ve bizim size verdiğimiz silahları kullanamazsınız!" diye bir mektup gönderdi. İşte İsmet İnönü'nün, "Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye o dünyada yerini alır!" tümcesi bu itişmenin sonucu olup, ülkemizin AB macerasının başlangıcıdır...
Kıbrıs'a gemilerle çıkarma yapamayan Türkiye, 8-9 Ağustos 1964'te savaş uçaklarıyla vurdu Rum hedeflerini. Ve adada Türklere yapılan saldırılar, kısa bir süre için böyle durduruldu.
Bütün bunları niçin anlatıyorum? Benim de dinleyerek ve okuyarak edindiğim bu bilgiler, anladığım kadarıyla pek çok genç okuruma aktarılmamış, öğretilmemiş. Çok sayıda e-mail alıyorum, sorunun ne zaman ve nasıl başladığına ilişkin. İşte onlara yanıt verebilmek için yazıyorum. Özellikle de artık Kıbrıs diye bir davanın bitmesi, BİTİRİLMESİ, Türkiye'nin bu kamburdan kurtulması gerektiğine inanıyorum. Bugün teşhis, ameliyat yarına.