Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2003

Mide ve leşker (2)

Radikal · 19 Nisan 2003

Kıbrıs'ta Rumların Türkleri taciz ve katliamı, 21 Nisan 1967'de Yunanistan'da yapılan CIA güdümlü askeri darbeyle iktidara gelen faşist cuntadan sonra artarak devam etti. Türkiye ikinci çıkarmaya hazırlandı, Türk uçakları uyarı uçuşları yapınca, yine 'sakinleştiler'. Ancak ada durulmak bilmiyordu ve cuntacı EOKA bu kez Rum Cumhurbaşkanı Makarios'a karşı yaptığı darbe sonucunda adanın başına örgüt lideri Nikos Sampson'u geçirince, Türkiye, İngiltere'nin adaya müdahalesini istedi. Özetliyorum: İngiltere müdahale etmeyince, Türkiye tek yanlı müdahaleye giderek Kıbrıs'a 20 Temmuz 1974'te birinci, ağustos ayında da ikinci harekâtı başlattı ve adayı ikiye bölen Atilla hattı kuruldu.

Sonrasını biliyorsunuz. Ama genç kuşaklar, Türkiye'nin tek kelimeyle haklı olduğu Kıbrıs harekâtının, ülkemize nelere mal olduğunu bilmiyorlar. Benim kuşağım ve ana babalarımız, bu harekâttan sonra Türkiye'ye konulan ambargo yüzünden, başta petrol en temel ihtiyaç malzemelerinin bile normal yollardan bulunup alınamadığı, benzinin vesikaya bağlandığı, karaborsacılara yarayan ve belki de bugünkü ekonomik çöküşü hazırlayan, kolay para kazanmak ve 'kayıt dışı kazanç' alışkanlığını kökleştiren 10 yıllık bir yokluk dönemi yaşadık. Türkiye'nin tek döviz geliri, Almanya ve Avrupa'nın diğer ülkelerinde çalışan işçilerimizdi.

Ama Türkiye, Kuzey Kıbrıs'tan vazgeçmedi. Haklıydı. Ambargoyu atlatıp her şey normale dönmeye yüz tuttuğunda, Türkiye artık borçlanarak yaşayan bir ülke olmuştu ve hiç kesilmeden süren borçlanma trendi para çeviren tüm piyasa katmanlarına yayılarak, ekonomiyi krizden krize savurup durdu, savurup duruyor hâlâ.

Ancak bu süreçte, ambargo ve krizlere rağmen ayakta kalan devletin kafasında, ekonomide kayıt dışı kazanç ve borçla rahatlamak ne kadar yanlış bir alışkanlıksa, o kadar sakat bir Kıbrıs politikası oluştu: Madem bunca engele dayanıp Kuzey Kıbrıs'ta kalındı, sonsuza kadar kalınabilirdi.

Madem 29 yıl oyalanabilmişti uluslararası merciler, bir 29 yıl daha oyalanabilir, sonunda bıktırılıp güneydekinden ayrı bir devlet olarak kabul ettirilirdi KKTC.

Rauf Denktaş ve başdanışmanı Prof. Mümtaz Soysal, Türkiye devletinin desteğini arkalarına alarak yıllarca, yıllarca oyalamak, ama hiçbir çözümü

kabul etmemek için gidip geldiler BM'ye. Türkiye'ye konuyla ilgili yeni ve ciddi bir yaptırım öngörülmemesi bu tekniğin sonuç vereceği kanısını doğurdu gerek ordu, gerek sivil, tüm devlet katında. Siviller askerleri,

askerler sivilleri tekniğin doğruluğuna inandırdılar. Ve BM'ye gide gele sorunu çözmemeyi başaranlar kemikleşti, çözümsüzlük politikası kemikleşti, artık devlet katına kimin gidip geldiği önemli değildi, Kıbrıs konusu kemikleşti.

Oysa ne dünya, ne Türkiye ne de Kıbrıs kemikleşti. Her şey değişti, değişiyor ve değişecek. Ama bu çözümsüzlük politikasına kilitlenen devletin

zirvesi, kendinden menkul bir mantıkla giderek uzaklaşıyor, kopuyor gerek Türkiye ve Kıbrıs, gerekse dünya gerçeklerinden. Kofi Annan Planı, elbette sıkı müzakerelerle Türkler açısından yaşamsal önemi olan değişiklikler yapılarak, ama masaya kabul etmek iradesiyle oturulması gereken bir plandı. Alışkanlık ya, yine kabul etmemek iradesiyle oturdular. Oysa...

Kofi Annan Planı, Türkiye'nin zaten 1960'da kabul edip imzaladığı Londra ve Zürih anlaşmasını, üstelik Türklere daha iyi haklar sağlayarak geri getiriyordu. Yok AB'ye güneyden de komşu olunmak istenmiyorsa, Rum kesiminin AB'ye girmesiyle yine komşuyuz. BM'den La Haye ve Strasbourg

İnsan Hakları Mahkemesi'ne, uluslararası meşruiyet açısından dayanağı kalmayan, korunaksız ve kolay bir hedef durumuna düştük.

Kemikleşmiş çözümsüzlükçüler, "Tüm dünyaya sırtımızı çevirir, AB'den vazgeçer, ABD'yi otlamaya gönderir, KKTC'nin de üstüne otururuz," diyorlar hâlâ.

Oturamazsınız, efendiler. Çünkü ABD senin burnunun dibine yerleşmiş, öbür dibine AB gelmiş, KKTC'de senin nüfusunun dörtte üçü can atacak yarın Rum AB pasaportu almak için, nerede, daha ne kadar zaman oturturlar seni? Kıbrıslı Türk'ü, ister yerli olsun ister sonradan yamama, yanı başındaki refah çağrısına karşı, daha ne kadar 'Vatan, millet, Sakarya, bir de Beş Parmak Dağları' edebiyatıyla orada tutacaksın?

Hasta, yaşlı, yorgun, geçmişe ait bir adam Rauf Denktaş. Kemikleşme kariyerine 1973 yılında Makarios'un cumhurbaşkanı yardımcısı olarak başladı. 30 yıldır şiarı, tüm vasat politikacıların yapıştığı 'Zamana dayanan kazanır' inancı. Hayır efendim, bırakması gereken yerde dayananın silindir gibi üzerinden geçer zaman. Arkasından ağlananlar, hep zamansız gidenlerdir. Bıktırıncaya kadar kalanların ardından kimse ağlamaz.

Denktaş, Güney Kıbrıs'a davet edilen KKTC parti liderleri için: "Simitis'e gitmek mide sorunu" diyor. 30 yılda kendi midesi, Türkiye'deki yoksulların kursağından kesip verdikleri, Kıbrıs'taki Türklerin, gençlerin kursağına bile girmeyen neler öğüttü, farkında mı?