Nedamet
Radikal · 9 Mayıs 2003
Gözlerimde güneş, elimde ince belli çay bardağı, oturmuşum musalla taşının dibine, Cihangir'de baharın tadını çıkarıyorum. Musalla taşı dediğiniz, tabut masası. Cenazenin uğurlar olsun namazını beklediği mermer. Oysa aynı musalla taşının dibine, istesem, İnegöl köfte, bir buçuk adana ya da lahmacun da getirirler. Bir Fransız arkadaşıma anlatsam nerede konuşlandığımı, tüyleri diken diken olur, nutku tutulur. Çünkü Fransızlar, yalnız doğumun değil ölümün de yaşamın bir parçası olduğunu unuttular! Beş yıl içinde 100 bin kişinin 100 yaşını aşacağı ve ömür ortalamasının 80'lere vardığı Fransa'da ölüm, artık bir kaza. Trafik kazalarında ölünür gibi hayıfla ölünüyor hastalıktan ve 85 yaşında kanser olana vah vah deniliyor. Ölüm tu kaka. Ölüm düşünülmemesi, anılmaması gereken bir kötülük artık. Musalla taşına bitişen bahar keyfi, kayıt dışı bir kavram!
Ne var ki Firuzağa Camii, burası. Alt katında çaycı, köfteci, bakkal ve nalbur, üst katında Allah var. Kanı ısınır, gel kal der falan, neme lazım, ben hep alt kattakilere takılıyorum tabii.
Sigara yanıklarıyla delik deşik masamın örtüsü, yurdumun bağrı. Bir ayağı topal iskemlem, döviz kuru ayarı. Ne tepemdeki üzümsüz bağ çardağının umurunda egzoz gazları, ne çelimsiz söğüdün umurunda dibine biriken izmarit yığınları. Onlar, çirkinin özel, anlamsızın güzel oluverdiği gaip bir cennette köklenmişler. Her bahar zehirli topraklarına inat yeşeriyorlar. Asitli çamurlardan damıtıyorlar özsularını.
Burası Türkiye. Araziye uyanların canlı kalabildiği mahşer.
Önümde gazeteler. Yine parmağını sallamış, cık cık etmiş biricik yurdumun yek Allah'tan sonraki (belki de önceki) sahibi Amerika'nın vaizi, Mister Wolfowitz. "Nedamet getirin ey gafiller!" buyurmuş, "Biz ettik sen etme efendimiz deyun, belki insafa gelir, koklatırız (ayağımızı) azıcık!"
Mister Wolfowitz'den tamamen duygusal nedenlerle feyz almaya giden cemaat, bu kelam üzerine secdeye varıp 'Amin!' demiş ve camiden, pardon Pentagon'dan muhtemelen geri geri yürüyerek çıkıp, doğruca ulvi ihtarı yaymaya koşmuşlar, cennetten kovulan ülkemize. Gördüm ki ortalık karıştı, milleti bir 'Mister Wolfowitz, Türkiye özür dilesin dedi mi, demedi mi?' telaşı aldı. Ardından Grossman'ın açıklaması, Wolfowitz'in çaktığı çiviyi sağlamladı: ABD açısından Türkiye'nin önemi kalmamıştı, İncirlik'te istenmediklerine göre gideceklerdi. Yıllarca 'Yankee go home! Amerikan üslerine son!' diye bağıranlar dahil, kimsecikler 'Oh be! Kendiliklerinden gidiyorlar,' diye sevinemedi. Oysa...
Size temin edebilirim ki, ta 1997 yılında Paris'te yapılan uluslararası strateji konferansında bağımsız bir Amerikalı uzman, Türkiye'nin bulunduğu coğrafya dolayısıyla ABD nezdinde önemi kalmadığını, Türki cumhuriyetlerle kuracağı vehmedilen sıkı sıcak ilişkiler köprüsünün kof bir proje olduğunun anlaşıldığı, dolayısıyla Amerika'nın Türkiye'yi stratejik ortak statüsünden çıkaracağını öne sürmüştü. O zaman işkembeden atıyor, diye düşündüğüm adamcağızı Paris'e döner dönmez arayacak ve alnından öpeceğim. Söylemek istediğim şu ki, Amerika, gerek Orta Asya, yani Afganistan'la başlayan süreç ve kurduğu üsler, gerekse Ortadoğu'da yürürlüğe koyduğu Irak odaklı planı yıllar önce yapmıştı. Türkiye'nin alacağı hiçbir karar, Irak saldırısında ABD'nin peşine takılmak dahil, bugünkü 'kenara itilmek' konumunu değiştirmeyecekti. Ben şahsen Türkiye'nin ABD cennetinden kovulmasına çok memnunum. Türkiye'yi nedamet getirmeye, ABD'nin eteğine yapışmaya teşvik eden kullara sormak gerek: 60 yıldır Amerika'nın sadık müttefikliği Türkiye'ye ne kazandırdı? Ne hayrını gördük ki, ne kaybedeceğiz? Çapsız ve soyguncu yöneticiler sayesinde edindiğimiz 120 milyar dolar borcu daha çok borçla kapatmak hayır mıdır, şer midir? Üstelik...
Irak'ın yeniden yapılandırma pastasından pay kapacağını sananlar çok yanılıyor. ABD o pastadan İngiltere'ye veriyor mu ki, Türkiye'ye koklatsın, bu bir. İkincisi, bırakın Türkiye'yi, Amerika yürürlüğe koyduğu yeni stratejisinden kazançlı çıkacak mı? Miyop adamların ülkesi Türkiye'de kimsenin uzun vadeli düşünmek bir yana, bekleyip görmeye bile tahammülü yok. Oysa ABD, demokrasi getireceğim diye yakıp yıktığı Irak'ta, henüz hiçbir yapılanmayı başaramadı. Tabii saldırısına bahane gösterdiği kitlesel imha silahları konusunda söylediği yalanların ortaya çıkması ve ikinci bir Filistin yaratmak dışında...
Viran ettiği Irak'ta kargaşayı nasıl önleyecek ki, kuracağı üslerde rahat ve güvende hissedecek kendisini? ABD, Irak'ı zapturapta almayı ancak kendisine bağlı yeni bir dikta rejimiyle becerebilir.
Türkiye'ye yönelik hayal kırıklığını, 'TSK'nın lider rolünü oynamadığı' kinayesiyle ifade ettiğine bakılırsa, ABD bizim demokrasiye çizgi çekmiş, askeri yönetim ister durumda. Diyelim ki ikinci büyük yalanı, Irak'a 'demokrasi ihracını' da boşverip, bu ülkede hâkimiyetini kurdu. Acaba bölgedeki yeni düzen, ABD'ye ekonomik anlamda umduğu kazancı sağlayacak mı?
Ya sağlayamazsa? Bu iktidar, 2004'te iktidarda kalır mı?
Yaşadığımız süreçte, Bush ve arkasındaki ileri zekâlı çatlaklar sürüsünden uzak durmakta yarar var.