Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2003

Gerçekleşen düşler

Radikal · 11 Mayıs 2003

Altı yıl önceydi; anneciğim hayattaydı henüz. Yürüme zorluğuna rağmen özleme dayanamamış, Prof. Nimbus'le beni görmeye gelmişti Paris'e. Meslekte çok sıkıntılı bir dönemimdi. Bazen cebimde ekmek alacak para olmuyor, Gökçe okula yayan gidiyordu metro biletinden tasarruf etmek için. İki ana, bir oğul, yoksunluklara rağmen mırıl mırıl sevgi selleri yaşadığımız bir gece, düşümde İngiltere Kraliçesi'ni gördüm. Gündüz gözüyle hiç meraklı olmadığım II. Elizabeth başında tacı, sırtında beyaz bir tuvaletle beni resmen elimden tutuyor ve dalgaları ayaklarımızı

ıslatan denize doğru çekiyordu. Tuhaf bir mutlulukla uyandığım düşü, hemen anneme anlattım tabii. Onun tüm rüyaları çıkardı, her şey içine doğardı. Ama bu kez, 'Sana çok büyük bir kısmet var kızım,' derken gerçekten değişikti sesi. Düşümün hemen ertesi günü başlayan inanılmaz olaylar dizisini, şimdi size anlatamam. Bir gün, anılarımı toplayacağım kitapta okursunuz. Ama şu kadarını söyleyebilirim: İngiltere Kraliçesi'nin beni elimden tuttuğu deniz düşünden bir hafta sonra, ufkumu kapatan ve içimi daraltan tüm duvarlar yıkılmış, tüm koşullar değişmişti.

İyi ya da kötü tüm düşlerin gerçekleştiğine inanan biriyim ben. Üstelik bu inancın, bilimselliğe aykırı hiçbir yanı olmadığını düşünüyorum. Biz insanlar, zaten düş ya da kâbuslarımızın koşullarını hazırlıyoruz.

İsteyerek ya da korkarak, gerçekleşmelerini bekliyoruz yalnızca. 'Bir şeyi 40 kere söylersen, olur,' sözünün gerisinde gerçek payı var. Tüm olasılık hesapları, bizim yaşam süremizi aşar ya da aşmaz, ama günün birinde mutlaka olanağa dönüşür.

Farkında mısınız? Doğa güçleri, Türkiye'nin bugüne değin gözleri açık gördüğü tüm düşleri, birer kâbusa dönüştürerek gerçekleştiriyor. Bizim devlet spastik olmadan önce, Osmanlı İmparatorluğu'ndan sonra hangi siyasal coğrafyada hangi yönü benimsemişti? Batı'ya yakınlaşmayı, Avrupalı olmayı. Sonra Doğucular çıktı, kimi Orta Asya'ya, kimi Arabistan çöllerine yakınlaşmak istedi ama nafile. Bilimcilerin öteden beri söyledikleri, ancak bizim başka bir gezegenden söz ediliyormuşçasına dinlediğimiz ve depremden sonra kafamıza dank eden doğa gerçeği, meğer Türkiye'yi zaten milyon yıldan beri Avrupa'ya yapıştırma kararı almış, harekete geçmiş bile. Anadolu yılda iki santim batıya kayıyor. Sen misin Ege Denizi'ni Yunanistan'la paylaşamayan. 16 milyon yıl sonra ortada ne Ege kalacak, ne Marmara, bugünkü Türkiye gelip Yunanistan'a dayanacak.

Parmaklarının üstünde yükselmekten aciz devlet adamları, bize bir de

'Yükselen Türkiye' düşü gördürürlerdi, bilirsiniz. Alçak değersizlere

'yükselen değer,' diye diye millet hangi duvara tırmanacağını şaşırdı, tabansız temelsiz para imparatorluklarının gökdelenleri, mantar gibi fışkırdı topraktan.

Meğer doğa da yükseltmeyi öngörmüş Türkiye'yi.

20 milyon yıl sonra Tibet gibi yükselecek, 5 bin metrelik bir platonun tepesine vidalanacakmış bizim ülke. Biz aslında yükselelim derken ABD, İngiltere, Almanya kadar falan yükselmek istiyorduk, Tibet'i düşünmüyorduk doğrusu ama, eh o kadarcık yanılma payı, doğanın da hakkı.

Bizler ve belki de insanlık, doğanın nihai eserini görmeyeceğiz. Ama şu anda, 200 bin yıl sonra bitecek bir inşaatın şantiyesinde yaşıyoruz.

İnşaatlara girmek tehlikelidir, bilirsiniz. Eğer içinde çalışıyorsanız, mutlaka başınızı koruyacak bir özel kask gereklidir. İşte benim hırsım ve öfkem, gerçek müteahhidin doğa olduğundan habersiz 'Böyük Türkiye' mimarlarının, yalnız kendi başlarını koruyup, bizleri yalınayak başı kabak, çürük temeller üstünde yükseltmesi.