Bilmek ya da bilmemek
Radikal · 23 Mayıs 2003
Bilgi insanoğlu bilincine iki yoldan ulaşır. Öğrenerek ya da malum olarak. Bilimsel ve dinsel inançlar arasındaki farkın temelinde de bu yol ayrımı vardır. Üç tektanrılı dinden yalnızca Yahudilik'te, Hz. Musa'nın okuma yazma bildiği kesin. Çünkü Musa'nın Firavun'a olan yakınlığı, kendisine eğitim alma olanağını sağlamıştı. Hz. İsa'ya değin yaptığım araştırmaysa, tartışmasız bir sonuç vermedi. Ancak Hz. İsa'nın içinden çıktığı sosyal çevre ve Hıristiyanlığın kutsal kitabı İncil'in kendi ölümünden çok sonra ve dört müridi tarafından yazıldığı düşünülecek olursa, büyük ihtimalle okuması yazması yoktu. Hz. Muhammed de okur yazar değildi. Tanrı'nın kelamına vâkıf olduğunda, 'Allah'ın adına oku!' emri kendisine bu yüzden verilmiştir.
Ancak peygamberler ister okuryazar olsunlar, ister olmasınlar, tektanrılı üç dinin ortak noktalarından biri inanç bilincini 'malum olma' yoluyla aktarmaları ve 'malum olma' yoluyla iman talep etmeleridir.
Hıristiyanlık dininin hiyerarşik yönetimi, tüm ortaçağ boyunca okuma ve yazma olanağını papazlara, papaz okullarına tanıyarak 'günahkârları' yani sade müritlerini eğitim ve bilgiden uzak tutmaya özen göstermiş; siyasal iktidarını halkın cahil kalıp, halkı yöneten kilisenin 'bilgeliği' üstüne oturtmuştur. Başka bir deyişle kilise, düzen kurucu olarak yaptırımlarının halk tarafından eleştirilmesini ve yeni bir düzen arayışını engellemiştir. Zaten matbaanın icadı ve halkın okuryazarlık yüzdesinin artması, kilise hegemonyasında sonun başlangıcı olmuş, bu tarihten öteye Katolik dogma parçalanmış, Protestanlık ortaya çıkmış, dinin devlet ve toplum üzerindeki etkisi erimeye başlamıştır.
Dolayısıyla din dogmalarının 'malum olma' yoluyla kabulü, bu dogmaları irdeleyip ufalayacak 'öğrenim' kanalıyla bilinmesine tercih edilir. Malum olan bilincin tartışması yoktur, çünkü temelinde bilgi yoktur, mantık ölçüsüne vurulamayan psikolojik bir inanca dayanır. Cezayir'i kana bulayan köktendincilerin ilk cinayetlerine öğretmenleri boğazlayarak başlaması rastlantı değildir. Bu canilerin gözünde öğretmenler, soru işaretlerinin kesinliklerden daha çok olduğu bir tarihi, özgür iletişim yoluyla öğretmek, yani tartışmaya açmaktan suçludurlar.
Sorbonne Üniversitesi'nde genel dil öğretim üyesi olan Alain Bentolila, doğduğu ülke olan Fas'ta üniversite öğrencilerine verdiği bir konferansta,
'Allah'ın kelamını doğru anlayıp, doğru yorumunu iletmenin öneminden,' söz eder. Molla bozması bir öğrenci karşı çıkar: "Haksızsınız profesör, Tanrı kelamını anlayıp yorumlamaya gerek yoktur! Çünkü tüm Müslümanlar, Kuran'ı bilir!" Ve hocayla öğrenci arasında ilginç bir tartışma gelişir:
"Tüm Müslümanların Kuran'ı okuduklarını mı söylemek istiyorsunuz?"
"Evet."
"Peki ama Fas'ta her 100 kişiden 60'ı okuma yazma bilmiyor, Kuran'ı nasıl okurlar?"
"Hz. Muhammed de okuryazar değilken Kuran'a vâkıf olmuştu. Kuran'ı okumak için Müslüman olmak yeter!"
Aslında öğrenci, Kuran'daki bilginin, malum olma yoluyla geçtiğini söylemektedir profesöre.
Ancak, bugün kimi şeriatçı ülkelerde okuryazarlar bile bazı dogmaları hazırlop yutsalar da zaman içinde öğrenim yoluyla bilgi, malum olma sistemine karşı, tıpkı Hıristiyanlık'ta olduğu gibi İslami şeriatın bölünmesini sağlayacaktır. Ve bilimsel eğitim seferberliğini dogmalarıyla birlikte başaran İran, bu yol ayrımının eşiğindeki ilk ülkedir.
Not: Yazarımız yıllık izninin bir bölümünü kullandığından, eskimeyen yazılarından bir bölüm yayımlıyoruz.