Dindarlık ve açlık
Radikal · 31 Mayıs 2003
Maurice Bejart, ABD'den Japonya'ya, Çin'den Türkiye'ye, dünyada baleyle ilgilenen sanat çevrelerinin yakından tanıdığı bir isimdir. Konunun uzmanı değilim, ama sahneye koyduğu her bale gösterisi uluslararası çapta yankı yapan Bejart'ın 20. yüzyıldaki modern dans öncülerinden biri, hatta ilki olduğunu bilirim. Her dâhi sanatçı gibi eksantrik bir kişiliği olan Maurice
Bejart'ın son dans gösterisi, her ne hikmetse Arap dünyasının bülbülü Ümmü Gülsüm'ün yaşamını konu alıyor. Bana sorsaydı, "Boş ver Maurice, Arap'ın balesi olmaz," derdim kendisine, ama tabii diyemedim, çünkü tanışmıyoruz. Ümmü Gülsüm balesi yıllardır dünyanın her yerinde temsil ediliyor ya, zavallı Maurice, Lübnan'dan gelen bir öneriyi de geri çevirmemiş. Kalkmış gitmiş Beyrut'a trupuyla beraber; balerinler ve baletler başlamışlar Ümmü Gülsüm diye sahnede uçuşmaya. Birinci temsil iyi geçmiş, ancak ikincisinde dört sahneden biri sansürlenmiş. Kesilen sahne 'İslamiyet dinine saygısızlık' olarak nitelenmiş. Yasaklanan tabloda, erkekler secdeye gelmiş, kadınlar da secdeye gelen erkeklerin çevresinde açık saçık giysilerle dans ediyorlarmış. Oysa Lübnan, bir İslam ülkesi değil. Şeriat ülkesi hiç değil. Nüfusun yüzde 55'ini oluşturan Müslümanların tümünün aşırı dinci olduğu söylenemez, yüzde 45'i ise Hıristiyan. Dürzüsü, Şiisi, Sünnisi, Katoliği, Ortodoksu, Kıptisiyle 72 mezhepten insanın yaşadığı bu ülkede, 'hoşgörü'nün tüm anlamını kazanması gerekirken, kimin borusunun öttüğünü görüyoruz? Bir avuç şeriatçının. İşte size İslami bir 'hoştgörü' dersi. Parmağınızı uzatsanız kolunuzu koparacak bir anlayış için hoşgörü isteyen saflara duyurulur. Tabii anlarlarsa.
Benim şahsen hiç anlamadığım bir şey var: Türkiye'de gerek şeriatçılar, gerekse şeriatçı olmadığını iddia eden İslamiyetçi kesim ve laik yardakçıları, 'hoşgörü' sözünü dillerinden düşürmüyorlar. Oysa son 75 yıldır hiçbir ülkede İslamiyetçilerin kendilerine istedikleri hoşgörüyü, farklı hiçbir din, kuram, anlayış ve yaşam biçimine gösterdikleri görülmedi! Ele geçirdikleri her yerde zorbalık var ve kendilerinden olmayanı, benzemeyeni, kendi kuralları içinde yaşamaya mecbur ediyorlar.
Koydukları kurallarda ise, 'kadın'la bir zorları var. Genelde pek çok zorları var da, özelde kadınla. Beyrut'ta açık saçık dans eden kadın imgesinin, secdeye gelmiş erkek yanında yer almasına tahammül edemiyorlar. Ama Almanya'da dört çocuklu ve beşincisi yolda, evli barklı imam, göz koyduğu 19 yaşındaki kızı kuma alamadı diye yedi kişiyi öldürebiliyor. Türkiye'deki benzerleri küçük kızların ırzına geçebiliyor, tekkeleri randevuevi gibi kullanıyor, dualar eşliğinde metres tutuyor müritlerini. Öylesine bol ki bu örnekler, insan düşünmeden edemiyor: Acaba cinsel açlık mı bunları dindar yapıyor, yoksa dindarlık mı cinsel açlık yaratıyor? Kesin olan, kadına yasaklar getiren bir dindarlığın, yasak meyvenin tadına dayanamayan aşırı bir kadın düşkünlüğünü içinde taşıması.
Bu dindarlar, İzmit Körfezi depremini, depremzedelerin büyük çoğunluğu kendi saflarından olmasına karşın, Allah'ın 'şeriat kurallarına göre yaşamayan insanlara verdiği ceza,' olarak algıladılar. Üniversite kapılarında, '7.4 yetmedi mi?' diye pankart açtılar. Peki şimdi Almanya'daki katliam için ne düşünüyorlar? Katil, imam müsveddesi. Maktûllerin hepsi mürteci ve zaten cinayet sebebi hatunla Kuran kursunda tanışmışlar. Ölüm Allah'ın emriyse, bu cinayetler kimi ve neyi cezalandırıyor acaba?