İki kent,bir tezat
Radikal · 4 Haziran 2003
İki yıl süreyle, her gün akşama kadar koşuşturduktan, gazete yazılarımı yazdıktan, yemek pişirip bulaşık yıkadıktan, mahkeme dosyaları dahil bin türlü sorunla uğraştıktan sonra, yorgunluktan düşmediğim kimi gece yarıları oturup, sabahlara kadar bir roman yazmışım; 'Bir Gün, Gece'. Son geceler, sabah yedilere kadar çalışıp, sonra iki saatlik uykulardan kalkıp, gazetecilik işimi aksatmamışım. Elbette ki kitabımın arkasında ve sizlerin yanında, romanın uyandırdığı ürküntü, korku, beğeni, eleştiri, hatta gizli/açık kıskançlığın tadını çıkarmak için Türkiye'de olmalıydım. Nitekim bir aydır İstanbul'daydım. Ne var ki yazdığım kitabın 'uğradığı' ilgiden aldığım keyfi bir haftalığına kesmek ve merkez üssüm Paris'e dönmek gerekti.
Kaderin cilvesine bakar mısınız? Yarın, Susurluk'tan emekli bazı generallerin naçiz yazarınıza Türkiye'de açtığı davalar için Paris Adli Polisi'nde ifadem alınacak. Bir gün sonraysa geçimini Türkiye'yi ve TSK'yı yurtdışında karalayarak sağlayan bir 'Türk'e karşı, Türkiye'yi savunduğum için açılan davaya katılacağım. Bazen düşünüyorum, niye hainlik ve alçaklık öylesine kolay da, dürüstlük ve onuru korumak için böylesine direnmek, didinmek ve mücadele gerekiyor diye? Acaba dönek, hain ve alçakların daha çok olmasında dürüstlük zorluğunun bir payı var mı?
Bir haftalığına da olsa, içim kopa kopa ayrıldım İstanbul'dan. Gökyüzü Konstantin mavisi, hava lohusa şerbeti tadındaydı; karanfilli. Pazar günü, Cihangir'de son bir nostalji turu attık. Bakkallar, manavlar, kasaplar, her yer açıktı. Hatta sevgili berberim Şenel Kuaför bile açıktı da, arkamdan koşup bir şişe, hem de Fransız Şampanya'sı tutuşturdu elime.
'Yolluk!' diye.
Bizim Daniel efendi, bayılıyor Türkiye'ye. 8 yıldır yollarını aşındırmasına karşın, yeni aklı başına geldi ve her yer, her an açık ya İstanbul'da, pazar günkü gezintimizde: "İyi güzel de, bu insanlar ne zaman dinleniyorlar?" diye tutturdu. Çünkü kendi Fransası'nda, bakkalından çakkalından geçtik, pazar günü 'iyi' yemek yenecek lokanta bile bulunmaz, iki günlük hafta tatili kutsal ötesi bir tabudur; cumartesi günleri çalışan esnaf, pazar tatiliyle yetinmeyip pazartesi günleri de cumartesiye karşılık olarak kepenk açmazlar. İnanılmaz, ama doğru, haftanın ilk günü özellikle küçük işyerleri kapalıdır bu ülkede. Böyle bir alışkanlıktan gelince, İstanbul'un hiç durmayan işleri ve kapanmayan yerleri, tabii ki hoşuna gidiyor, ama şaşırtıyor aynı zamanda yabancıları.
Ama bu kez, bu dönüşte Paris'le İstanbul arasındaki fark, taban tabana bir zıtlık olarak çıktı karşımıza. Size bu satırları, felç olmuş bir kentten yazıyorum. Fransız kamu çalışanları, grevde. Otobüsler, trenler, metrolar çalışmıyor, dolayısıyla taksi bulunmuyor, herkes tabanvay. İşyerleri yarı kapasiteyle çalışıyor, çünkü grev yapmayan özel sektördekiler de işe gelemiyor. Kule kontrolörleri grevde, Paris'ten transit geçmeye kalkan zavallı yolcular, in cin top oynayan havaalanlarında zombiler gibi dolaşıyor. En kızgın memurlar, öğretmenler. Ve grevler devam ederse, bu yıl lise son öğrencileri, mezun olamayacaklar. Çünkü sınavlar yapılamayacak. Dünyanın en performanslı postalarından Fransız postası, durmuş durumda. Bugün, gazeteler dağıtılamadı, çünkü bayiler kapalı! Velhasıl, tüm işçi ve memur sendikaları ateş püskürüyor, Fransa kilitlendi.
Neden grev yapıyorlar derseniz, Türkiye açısından bakınca fıkra gibi görünebilir: Emeklilik yaşını 61'e indirmeye kalkıp Anayasa Mahkemesi'nden dönen bizim hükümetin aksine, Fransız hükümeti, ki merkez sağcıdır, yaş haddinden emekliliği 65'e, emekli olabilmek için çalışma süresini de 40 yıldan 42'ye çıkardı! Tabii ki kimse iki yıl daha fazla çalışmak istemiyor!
Ama emeklilik rejiminin durumu da ortada: Bugün Fransa'da her çalışan, üç emekliyi besliyor. Sigorta zararda, açık büyüyor. Refah, insanların ömrünü uzattı. Önümüzdeki 20 yılda Fransa'da 100 yaş üstü insan nüfusu 100 bini aşacak. Ömür ortalaması, şimdiden 80'lere dayandı. Oysa Fransa'nın yaşlı nüfus problemi yok, doğum trendi normal, işsiz ve istihdam edilemeyen milyonlarca genci var. Ama yıllardır yapılan hesaplardan anlaşıldı ki, yaşlı nüfusu emekli edip gençlere yer açmak sigorta kasalarındaki gediği kapatmıyor, aksine daha büyük zarara yol açıyor. Çünkü gençlerin maaş baremi düşük, dolayısıyla emekli edilen yüksek baremlerin maaşları için gereken kesintileri karşılamıyor. Üstelik teknolojik gelişim, daha az istihdam ve insan gücü, daha çok deneyimli, kısıtlı sayıda uzman eleman gereksiniyor.
Olayı en iyi biçimde, Le Monde gazetesinin çizeri Jean Plantu özetledi. Fransa'nın yurttaşlarına bir iyi, bir de kötü haberi var: İyi haber, 10 yıl daha fazla yaşayacaklar. Kötü haber, 10 yıl daha fazla çalışmak zorundalar. Şimdilik 2 yıl deniyor, ama 100 yaşını aşacak adamı herhalde 70'inden önce emekli etmeyecekler. Sizin anlayacağınız Fransa'da 'Yaş yetmiş, iş bitmiş' deyimi, tarihe karışıyor. İyi mi, kötü mü, bilmem: Ben her zaman Paul Lafargue'ın 'Tembellik Hakkı'na inanıp, bir türlü kullanamayanlardanım.