Kopukluk
Radikal · 7 Haziran 2003
Ablam, İstanbul'dan bağırıyor 'Alo!' diye, ben Paris'ten yırtınıyorum. Ben onu duyuyorum, o beni duymuyor. Aylardır böyle. Türkiye'yle bir kez düzgün telefon konuşması yapabilmek için, defalarca aramanız gerekiyor. İsmet Berkan, "O bizimkilerin değil, Fransız Telecom'un hatasıdır," dedi. Alıcı mı, verici mi ne, yeterince koymamışlar Türkiye'ye yönelik. Gerçekten de Türkiye'den arandığı zaman rahat konuşabiliyoruz. Sorun Fransa'dan kaynaklanıyor olmalı.
İnsanlar gerek telefonda, gerek yüz yüze; işlerinde güçlerinde, gazetelerde televizyonlarda, kahvelerde evlerde, her yerde; hiçbir yer ve ülkede olmadığı kadar rahat, çekincesiz konuşup tartışabiliyorlar Türkiye'de. İletişim sınırsız ve sonsuz, bizim ellerde. Ancak...
Konuşanın dinlediğine, dinlerse anladığına emin değilim. Yazılı ve görsel medya izleyicilerinin, okuduklarından bir anlam, baktıklarından bir sonuç çıkardıklarından kuşkuluyum. Hatta daha da ileri gidip, zaten medyanın ne yaptığını bilmediğini, kamuoyuna sunduğu haber ve bilgiyi şöyle yan yana koyup 'analitik' bir değerlendirmeye kendisine bakmak bir yana, sattığı ürünü toparlayıp yorumlamaktan aciz olduğunu söyleyebilirim. İşte size devasa bir örnek:
AKP iktidarı, para arıyor. Parayı nerede arıyor? Türkiye'nin elde kalan son güzellikleri, dünyanın her yerinden insanların gelip, görebilmek için para harcadıkları, yani ülkeye döviz kazandıran 831 sit alanını talana açıyor. O talandan pay kapacaklar, henüz doğallığını koruyan bu sitlere oteller moteller kuracaklar. İlk ağızda devlete para ödeyecekler. Ama bir süre sonra, betonlaşan o kumlara, o dağlara, o kıyılara artık turist gelmeyecek.
Turizm geliri, tıpkı betonlaşan İspanyol kıyılarından Türkiye'ye yöneldiği gibi, betonlaşan Türkiye'den henüz betonlaşmayan başka bir yere yönelecek. Üstelik, bar bar bağırıyoruz: Deprem bekleyen Marmara Bölgesi'nde, afet enkazından kurtulacak beş milyon insanı barındıracak, çadır kuracak 'boş' alan yok diye. Böyle bir sit alanı talanı, zaten betonda boğulan ve gelecekte o betonun altında kalacak olan İstanbul'un boynundaki kelepçeyi sıkıyor, sıkıyor. Artık İstanbul'un merkezinde, kıyılarında TEK bir yeni yapıya bile izin verilmemesi, avuç içi kadar yeşil alanları koruması gerekirken, işte kuzeyden güneye, doğudan batıya bu talan yasasını çıkarmaya hazırlanıyor AKP.
İktidar, "Efendim, o sit alanlarında zaten yapılaşma var, yıkamıyoruz, bari yıkamadıklarımızı satalım, yenilerini de yaptırmayalım!" diye savunuyor. Be adam, sen eskisini yıkamaz ve eskisinin yapılmasına engel olamamışken, yenisini nasıl, hangi güçle yaptırmayacaksın, bir. İkincisi, eğer niyetin yeni çarpık yapılaşmaya engel olmaksa, eski çarpıklığı yıktırmak gücüne sahip ol önce. Ya yıktır, ya da devletin yasadışı yapıya el koymasını sağlayacak yasa yap!
Para mı gerek dedin? Niye parayı, o parayı batıran 'yerde' aramıyorsun? Senin 'şimdilik' temsil ettiğin devlete 21 milyar dolar borcu olanlar, yalılarda yatlarda sefa sürüyor. Neden onların malına el koyacak yasayı çıkarmıyorsun? İşte Meclis, işte çoğunluğun. Niçin İcra İflas Yasası'nı, devleti iflas ettiren bu soyguncuların tüm mallarını devlete geçirecek ve satacak biçimde değiştirmiyorsun da, parayı tüm millete ait sit alanlarını satışa çıkarmakta arıyorsun? Gecekonducudan, soyguncudan ve hortumcudan geri alamadığın değil, geri almak İSTEMEDİĞİN paraların karşılığında hangi hakla benim ormanlarıma, dağlarıma göz dikiyorsun?
İşte kopukluk burada, sevgili okurlar. Hortumculara ve soygunculara karşı aciz yasaların haberi, sit alanlarına yönelik talan yasasıyla yan yana, arka arkaya veriliyor medyamızda. Ve tek tük köşe yazıları dışında, hiçbir gazete ya da televizyon manşetinde iki olay nedense birleşmiyor, analitik bir sonuç çıkartılmıyor.
Soygunculuğun elebaşlarını örtüp 'sakınan' AKP de, çıplak doğanın bekâretini satıyor böylece. Tıpkı kafasını örtüp gerisini satan, dudaklarından öptürmeyip fahişelik yapanlar gibi.