Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2003

Yolsuzluk yolları

Radikal · 13 Haziran 2003

Çat burada, çat kapı arkasında, naçiz yazarınız yine İstanbul'da. Yine depremle geldim tabii, artık zelzele benim karakterim, sen misin deprem kehanetlerine soyunan, 'Bir Gün, Gece'yi yazan. Romanı teslim ettiğim gün, Bingöl depremi oldu. Çıktığından beri, Antalya ve Bandırma. İşin tuhafı, Paris'ten bir saat gecikmeli kalkan uçağın tekerlekleri İstanbul havalimanına değerken sarsılıyordu Bandırma. Haberini, sahil yolundan Cihangir'e doğru seyrederken aldım. Ancak ertesi sabah, Bandırma'ya zararsız depremin Cihangir'i vurduğunu sandım!

Aslında kuş cıvıltıları ve martı gevezelikleriyle uyanmıştım, keyfim yerindeydi, güneşi izleyen ayçiçekleri gibi fırladım dışarı. Menzilim Aytaç kurutemizleyici ve Acar Terzi'ydi. Bir de ne göreyim? Cihangir, Bağdat olmuş! Önce yolunu kaybeden Amerikan bombalarının Yeni Yuva, Oba, Matara ve Bakraç sokaklarına düştüğü geldi aklıma. Sonra "Saçmalama!" dedim kendi kendime, "Savaş biteli o akıllı bombalar bunca zaman adres aramadılar herhalde..." Ama sokak seçici bir depremi, ciddi olarak düşünmedim değil. Yakından bakınca, benim romanın bile yollara yapamadığını yapan bir afetle karşı karşıya kaldığını anladım Cihangir'in. Afetin adı, 'yolsuzluk'tu.

Ve inanın, 7/8'lik iki deprem sonrası İstanbul manzaralarını anlatan naçiz yazarınızın bile, nutku tutuldu sokakların hali karşısında ve nakşedemez beyaz kâğıda, aktaramaz size, gözü dönmüş belediye ile cebi dipsiz taşeron el ele verip yol yemeye yumulduğunda yapabilecekleri tahribatı.

Dört sokak hallaç pamuğu gibi atılmış, 30 santimlik asfalt dilim dilim doğranıp tepelenmiş, hızını alamayan beton deliciler, kepçeler, kaldırımları da hacamat etmiş, dükkânlar ve binalar kapı diplerine kadar oyulmuştu. Arabaların girmesi ne demek, yürümek imkânsız, afetzede esnaf melül melül gelemeyen müşteri bekliyor, kazılan sokaklarda bulunmak talihsizliğine uğrayan kahvelerde in cin top oynuyor, ortalık kubur kokuyor. İnanın bana, Cihangir'deki asfalt kırımında yaşananın, benim romandan bir veba salgını, bir de ceset kamyonu eksik. Ancak yakında, ambulans giremeyen sokaklarda hastaneye götürülemedikleri için ölenler ve cesetleri toplanamayanlar, bu eksiği de kısmen giderebilirler.

Düşe kalka vardığım kuru temizleyiciye, 'Ne oluyor?' diye sorarken yüzüm ne haldeyse, adamcağız önce oturttu, sokaktaki 'çalışmalar' dolayısıyla tozunu üflediği bir bardakta su verdi ve ondan sonra açıkladı: "Bu sefer de asfaltı söküp, parke taşı döşeyeceklermiş!"

'Bu sefer' sözü önemliydi, çünkü halen kırılan ve kazılan sokaklar, Beyoğlu Belediyesi tarafından yalnızca dört ay önce asfaltlanmış, kaldırımlar dört ay önce döşenmiş ve bendeniz, 'Yine geldi memleketime asfaltlama ve kaldırımlama mevsimi...' diye yazı yazmıştım. Benim tek tüfek yazı performansım, belediyelerin makineli asfalt ve kaldırım atma hızına yetişemiyor artık. Dört ay önce Beyoğlu Belediyesi'nin kırıp yeniden yaptığını, bu kez Büyükşehir Belediyesi kırıp yeniden yapıyor. Varılacak iki hüküm var: Bu belediye adamları ya küçükken yolda düşüp kafalarını çatlatmışlar, bir yol travmasından mustaripler ya da... Her biri birer asfalt fabrikası, kaldırım taşeronuyla ortaklar. Kamu görevinden vazife çıkarıp duruyorlar 'yol' takıntılarına.

Aslında 'yol' sendromu, Ali Müfit Gürtuna ile Kadir Topbaş'a özgü değil.

İktidar hastalığı. Başa geçen 'yol yapacağız' diye tutturuyor. Ama dört ayda bir söküp yeniden döşediklerine bakılırsa, aslında 'yolsuzluk yapmak' üstüne kurmuşlar tezgâhı. Memleketin dört bir yanı, dört mevsim 'yolsuzluk çalışmaları'. Kaldırımlar çöksün, asfalt delinsin diye yapılıyor. Amaç, kayıntı. Taşeron, müteahhit belediyeleri görüyor, belediyeler de bizim

vergilerimizle onları. Anladık, bir türlü doymuyorlar. Yetmiyor, dolmuyor zulaları. Tamam, pısırık bir halkız biz, engelleyemiyoruz hırsızı, uğursuzu, soyguncuyu. İyi de, niye hep yol müteahhitlerine yolduruyor, yollardan yiyorlar bu nemayı? Bunların hırsızlıkları bile ilkel ve aptal. Madem pay alacaklar soygundan, deprem bekleyen bir ülkede, bir kentte, biraz da binaların sağlamlaştırılması işinden çalsınlar, çaldırsınlar. Belediye binalarının sağlamlaştırılması işini ihaleye çıkarsınlar örneğin. Hayır, illaki yol yapıp bozacaklar. Ne menem bir yolsuzluk takıntısıdır bu! Cihangir'deki yapay deprem manzarasının üstüne, 'İzton A.Ş. Tretuar Çalışması' tabelası asılmış. "Ülen," diyesi geliyor insanın, "Sen ömründe tretuar mı gördün?" Görmediği o kadar belli ki, tretuar hiçbir şey demek değil, 'kaldırım' olmadığı da 'çöküm'ünden belli zaten.

Beyoğlu'nun ağası AKP'li Kadir Topbaş, kendi çöplüğünde başkasını otlatmaz,

yeni yol kırımını A. M. Gürtuna'ya bırakmazdı, ama ne de olsa küçük başkan. Matara, Bakraç derken, Cihangir'deki yolsuzluk kazanından büyük başkanlığa da kepçe vermek zorunda kaldı anlaşılan.

Cihangir'de asfalt ve kaldırım 'yapamamak', içki 'sattırmamak', bir de yeşil alanları otopark mafyasına peşkeş çekmek dışında hiçbir varlık göstermeyen Kadir Topbaş belediyesinin, kendi partisinden bile alacağı dersler var oysa. Örneğin Eyüp Belediyesi de AKP'li ve çevre çalışmalarıyla Balat'tan her geçişte, bana bile parmak ısırtıyor. Şişli Belediyesi CHP'li ve inanılmaz işler başarıyor. Örneğin kendi olanaklarıyla taksi duraklarını yeniliyor! ANAP'lı Beşiktaş Belediyesi'nin,

Beşiktaş'tan Boğaz'a koyduğu motor seferleri, övülmeye değer. Her partiden karınca kararınca iyi işler yapmaya çalışan belediyeler var.

Demek ki sorun partide değil, insanda.

Ve seçmen, parti değil 'insan' seçmeyi öğrenmedikçe, daha çok asfalt yer, kaldırım yutar bu yolsuzlar.