Bir pazar rüyası
Radikal · 15 Haziran 2003
Mine G. Kırıkkanat
Havada yaz kokusu var. Meyvesini büyütürken kuruyan çiçeklerin son rayihası bu havalar mı uyuttu beni nedir, rüya görüyorum: Cinsiyet değiştirmişim, çekik gözlü, ablak suratlı, sakalı seyrek kır saçı bol bir erkeğim.
Tek başına iktidara gelen muhafazakâr Şintocu, Akimuru Kamai Partisi'nden Japonya Meclis Başkanı seçilmişim. Yaşı yaşıma uygun, Japon geleneklerine bağlı, biraz da yağlı bir karım var. Normal. İyi 'suşi' yapar. Pirinç şehriyesini de pek sever, çorbalara bolca koyar. Gençliği, savaşın sonuna denk gelmiş, Amerikan işgalinden payını, zoraki Batılı eğitimle almış. Evlenene kadar belinin üstüne yastık bağlamaz, saçını topuz yapıp örgü şişiyle tutturmazdı. Hele hele, şıpıdık tokyo hiç giyemez, Amerikalılar gibi yüksek ökçelerle dolaşırdı. Sumai tapınağında kıyılan rahip nikâhımızdan sonra, ruhu güzel kadındır, bir önceki ömründe lotus çiçeğiydi belki, hayatın derin anlamı ve batmayan Japon güneşi üzerinde düşünmeye başladı. Katiyen benim baskım olmadan, beş yıl süreyle Japon Çay Töreni dersleri aldı. Yaptığı çayın tadı değişmedi, ama olsun insanın canı çay çekince önüne iki saatte gelmesi, hem iştah açıcı hem de ihtiras verici. Hele karım, o tombul elleriyle, çaydanlık ve tas arasında gidip gelen sıcak sıvıya akrobasi yaptırırken, iyice açılıyor iştahım, artıyor ihtirasım. Çünkü beklerken, acıkıyorum. Henüz çay gelemediği, yanına konulacak zencefilli lokumlar daha da gecikeceği için karımın üstüne atlayıp ısırmak geliyor içimden. İşte bu yüzden, yani karımı ısırmamak için, yeşil ya da yasemin çayımı parlamentoda içip geliyorum.
Ama karımı seviyorum. Aslında ben onu, işgalci mişgalci, Amerikan modası giyindiği haliyle almış, bağrıma basmıştım. Akıllı kadındır, benim muhafazakâr Şintoist politikacı kariyerimi düşünerek kimono tesettürünü benimsedi. Hiç baskı yapmadım da, biraz hayıflanmıyor değilim. Evlendiğimizde etekleri dizinin hemen altındaydı, şimdiki gibi üç katlı uzun şantuguna ayakları dolanmazdı. Çünkü karımın ayakları epeyce büyüktür, kimononun gerektirdiği küçük adımları atmakta zorlanır hâlâ.
Neyse. Karımı seviyorum. Başka karılara bakmamak zorundayım. Öyle emrediyor Şinto. Her gece yatmadan önce, yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarı okuyorum, kadınları kimonoya sarınız, diyor, başka bir şey demiyor şintoglar. Tabii ben de, karanlıklar ejderhasının ağzına düşmemek, yeşil alevlerde yanmamak, yani başka kadınlara bakmamak için, önüme gelen mecliste kadınların kimonoya sarınma özgürlüğünü savunuyorum. Çünkü bir kadının üç kat kimonoyu giymesi iki, beline yastık üstüne on metrelik kuşağını sarması beş saat tutuyor. Yani soyunması da toplam yedi saat. Genç olsam neyse, bu yaşta böyle bir gayretin düşüncesi bile insanın uykusunu getiriyor, tüm günah arzusunu yok ediyor tabii. Kısacası en kâmil ve bilge din, bizim dinimiz, Şinto.
İkinci Dünya Savaşı'na girmediğinden midir nedir, Japonya hayranı Türkler de bunu anlamış olacaklar ki, bir Şinto tapınağı açmışlar Ankara'da. Ben de geçen hafta resmi davetliydim Türkiye'ye. Tapınağı ziyaret ettim, pek hoşuma gitti Müslüman bir ülkede bizim dine bu ilgi doğrusu, kendimi tutamayıp coştum, "Umarım Türkler de Şintoculuğu tanıdıkça, bu tapınağa gelip ibadet edenleri gördükçe Şinto dinine intisap edeceklerdir," deyiverdim. Sepuku yapayım ki Türkler bu lafıma bozulmadı. Ama Japon basınında kıyamet koptu. Vay efendim ne cüretle Müslüman mahallesinde Saşimi satmaya soyunur, İslami bir ülkede Şintoik propaganda yaparmışım diye tutturdular. Ertesi gün: "Türkler, ne de olsa araştırıcı, entelektüel insanlar. Bu şekilde Şintocuları tanıyor, dinimize yakın ilgi gösteriyorlarsa bundan memnun olmak gerekir. Ben de orada, tapınağı gezerken bunu ifade ettim," diye açıkladım. Yutturamadım. Ülkenin büyük gazetesi, Cibilliyet'e verdiğim demeçte ise, artık ne dediğimi bilmiyordum.
Meğer, "Kimono sarınmayanları zorlama niyetimiz yoktur," falan demişim. Aslında ben yedi saatlik çözülme seansının zorluğunu düşünüyordum ki.. kan ter içinde uyandım.
İyi ki Japon değiliz, sevgili okurlar. Japonya'daki meclis başkanı bir kâbus.