Kurbanlıklar
Radikal · 20 Haziran 2003
'İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır,' özdeyişi her ne kadar kişiye başkasından önce kendisini eleştirmeyi öğütlerse de, fiziksel anlamda acıyı anımsatır. Başkasının canını acıtmak kolay, kendi canını
acıtmak zordur. Can tatlıdır. 'Can havli' dediğimiz canını kurtarmak içgüdüsüyle doğan insanoğlunun, korumaya kurgulandığı varlığı açısından yapabileceği en üst fedakârlık, kendi istemiyle can vermektir. İnsanın varlığını yok etmek iradesi demek olan 'intihar', umutsuzluğun en temel içgüdü, yaşam tutkusuna ağır basması açısından anormal bir davranış sayılır.
Ama acıtması bile zor canını, varlığından daha çok bağlandığı bir başkası ya da inanca, hem de korkunç acıları göze alarak kurban etmek, 'intihar'dan
öte bir irade kilitlenmesidir. Bir annenin, canından çok sevdiği yavrusunu korumak için bedenini siper etmesi ya da ölümü göze almasıyla, bir dava uğruna canlı bomba olarak patlamak ya da yanmak, aynı irade kilitlenmesi değildir. Annenin fedakârlığı içgüdüsel bir duyguya, militanın fedakârlığı ise bir dış koşullanma sonucu silinip yeniden programlanan bilince dayanır. Birincisinde sevgi yoğunlaşması, ikincisinde inanç saplantısı vardır.
İşte bu ikincilere, içgüdüsel olmayan inanç saplantılarına çekinceyle yaklaşmak gerekir. Bir inanç ya da dava uğruna kendi canını yakmaktan, kendini öldürmekten korkmayan insanların, başkalarına da acı vermek ve can almakta tereddüt etmeyeceklerine inanırım, ben.
Fransa'da İran rejimine muhalif Halkın Mücahitleri lideri Meryem Recavi geçen pazar günü tutuklandığından beri, Fransız polisinin örgüte yönelik operasyonunu protesto etmek üzere Paris'te, Londra'da, Roma'da kendisini yakan militanların sayısı sekizi buldu. Altısı kadın. Sokak ortasında cayır cayır yakıyorlar kendilerini. Kimi ağır yaralı kurtarıldı, kimi öldü. Hap içerek, beynine kurşun sıkarak yaşamına son vermek, üstüne benzin döküp ateşleyerek intihar etmeye benzemez.
Aradaki farkı anlamak için kızgın bir tencereye dokunun, yeter. Demek ki bu insanlar, inandıkları dava ve canlarından çok sevdikleri liderleri uğruna, kabul ettikleri kutsal kitabın (çünkü örgüt, Müslüman Marksist) en büyük ceza diye gösterdiği ateşte, daha cehennemlik olmadan yanmayı göze alıyorlar. Düşünün nasıl bir koşullanma, ne irade kilitlenmesidir bu! Bağlı oldukları örgüte karşı operasyon yapıldı, liderleri tutuklandı diye kendilerini yakan bu militanlar, kamikaze bile değiller. Bellerine bomba bağlayıp patlatan kişiler, başkalarını da kendileriyle birlikte öldürmek amacını güdüyorlar. Yakanlar ise yalnız kendilerine kıyıyor ve sergiledikleri irade, verdikleri korkunç görüntüyle çevreyi psikolojik anlamda etkilemeyi hedefliyorlar. Bir anlamda 'vicdan' yapıyorlar yani.
Kendini yakarak feda etmek arkaik bir gelenek. Doğu kültüründe çok eskilere, Hintlilerin 'Ramayana' mitolojisine dayanıyor. Hintli kadınların, ölen kocalarının cesediyle birlikte canlı canlı yanmaları ya da yakılmalarıyla süren gelenek, 1960'lı yıllardan sonra Uzakdoğu'da
'siyasal protest'in en uç biçimine dönüşerek karşımıza çıktı. Dünya bu protesto biçimiyle görsel anlamda ilk kez, Vietnam Savaşı sırasında tanıştı. Vietnamlı Budist rahipler, kazınmış kafaları ve safran sarısı sarileri içinde yere bağdaş kurup üstlerine benzin dökerek ateşe verdiler kendilerini ve yandıkları sürece hiç kıpırdamadan duran, ancak ruhları uçup bedenleri ölünce oldukları yere çöken kararmış iskeletleri, savaşın kimler tarafından kazanılacağının ilk habercileriydi. Dünyada, siyasal nedenlerle 'yanarak intihar' geleneği böyle başladı. Devamı yarına.