İmam ne üretir?
Radikal · 28 Haziran 2003
"Din insanın dizinde değil, yüreğinde bulunur."
D.W. JERROLD, (Şeytan'ın Dükalığı, 1840)
Sonuncu tektanrılı din olan İslamiyet'i, önceki iki dinden ayıran en önemli özgünlük, Tanrı ile kul arasındaki aracı ve aracılık kurumunu ortadan kaldırmasıdır. Hatta Katolik Kilisesi'nin Tanrı ile kul arasında yaptığı aracılığın, İslamiyet'in biçimlendiği zaman diliminde uhrevi aracılıktan bile çıkıp finansal 'tefeciliğe' dönüştüğü düşünülecek olursa; Hz. Muhammed'in, öğretisinde kulu doğrudan Tanrı'ya bağlayarak inanç sistematiğinde bir devrim yaptığı söylenebilir. Öğretisini biçimlerken Musevilik ve Hıristiyanlık dinlerinin temel dogmalarını kabul eden Hz.
Muhammed, örnek aldığı iki dinin gerek fikir, gerekse uygulamada yanlış, eksik ve hatta zararlı gördüğü yanlarını değiştirip düzeltmeye özen göstermiştir. Bu düzeltmelerden biri, 'Tanrı ile kul arasına girilmez' deyişiyle en açık ifadesini bulan temel kural, İslamiyet'in öteki dinlere bir üstünlüğüdür. Temel kuraldır, çünkü İslamiyet'in zamana dayanıklılığını sağlar. Hıristiyanlık, başta Papa; kralları, başpapazları ve papazları, hiyerarşik bir 'dokunulmazlık'la donatıp, Tanrı'nın yeryüzündeki temsilcisi, sözcüsü ve cenneti kazanabilmek için mutlaka din adamlarının aracılığından geçilmesini zorunlu kılarak, kendi soysuzlaşmasını ve çöküşünü hazırlamıştır. Tanrı nezdinde kabul görmek için papaz önünde günah çıkarmak, papaza kendisini bağışlatmak zorunluluğu, ortaçağda kilisenin toplumun sırtından geçinmesini, zenginleşmesini sağlamakla kalmamış, papazlar aracılığıyla cennet alım satımına dönüşmüş ve tefecilik kurumu haline gelmiştir. İşte bu sisteme isyan, hem Hıristiyanlığın (Katolik, Protestan, vb.) bölünmesine yol açmış hem de laik düşünceyi doğurarak kulluktan yurttaşlığa, tebaadan halka yükselmesini sağlamıştır Hıristiyan toplumların. İyi de olmuştur tabii. Kilise soysuzlaşmasaydı, toplumun insanlık bilincine kavuşması kuşkusuz daha çok zaman alacaktı. İşte kulu doğrudan Tanrı'nın muhatabı
ve imamı günah çıkarmak, bağışlanmak gibi konularda yetkisiz kılan kural, İslamiyet'e bu nedenle zamana dayanıklılık sağlar.
Hal böyleyken, devlet kesesinden binlerce imam beslemek, Diyanet İşleri'nin var olan 87 bin kadrolu imamına 15 bin kadrolu imam daha eklemek; Katolik Kilisesi'nin ortaçağdaki teokratik sınıflaşması değil de nedir?
Yumurta bile ithal etmek zorunda kalan bir Türkiye'de, her alanda üretici ve üretime doğrudan ya da dolaylı katkı yapacak insan gerekirken, bir imam ne üretir? Zaten Diyanet İşleri ne üretmektedir? Tanrı ile kul arasına girmek yetkisini bizzat İslamiyet'in vermediği, zaten dogmatik yapısı tartışmaya, dolayısıyla yeni fikir üretimine bile açık olmayan İslamiyet'in var olan kurallarını dönüp dönüp kabul etmekten, yiyip içip Kuran okuyup vaaz vermekten başka etkinliği olmayan bir tüketici sınıfı mı, yoksa 'imamlar ordusu' mu? İslamiyet'te Tanrı nezdinde kula üstün hiçbir vasfı, dine yeni vecibeler eklemek ya da reform yapmak yetkisi olmayan imamlardan tüketici bir sınıf yaratılmak isteniyorsa, bizim vergilerimizle maaşa bağlanan bu adamlar, hiçbir şey üretmediklerine göre, Ortaçağ Katolik papazlarından farksız asalaklardır. Yok 'imamlar ordusu' kurmaksa amaç, o zaman bu ordu neye karşı savaşacaktır? Rejime karşı mı, dinsizliğe karşı mı? Ülkemizde 'dinsizim' bile demek yürek istediğine göre, mümin ordularının başına geçecek bu imam ordusunun karşısında tek bir düşman kalmaktadır: Ahı gitmiş, vahı kalmış bir laiklik.
Aslında Diyanet İşleri'ni, Türkiye, Fransız laik cumhuriyetini örnek alarak din devlet denetiminde olsun diye kurdu. Oysa Fransa, bu sistemi tüm din kurumlarına eşit bakan, mabetlere ve dini örgütlere sınırlı sübvansiyon dağıtımıyla yetinip, etkinliklerini denetlemek için çalıştırırken; Türkiye'de devlet, kesesinden beslediği din adamlarının ve camilerin denetimine girdi. Fransa'da kiliselere papaz atanmaz. Papazları kilise atar, maaşını da kilise verir. Diğer din kurumları için de aynı kural geçerlidir. Bizim ellerde ise sözümona aşırı dinciliği önlemek için var edilen Diyanet İşleri'nin 87 bin imamıyla geldiğimiz yer belli. Türkiye, bir müminler devleti, imamlar cumhuriyeti, vaizler demokrasisi, zaten hükümeti de AKP.
Bu hükümetle gittiğimiz yön de belli de, sonu bile görünüyor aslında. Çünkü İran gitti, dönüyor o yollardan. Afganistan, Pakistan ya da Suudi Arabistan olmak istiyorsak, o başka. Oralardan dönüş yok. Çünkü akıl, fikir, bilgi özgürlüğü recm edilmiş, cehalet cehenneminde yaşarken yanıyor onlar.