Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2003

Akıllı delilik

Radikal · 29 Haziran 2003

Mine G. Kırıkkanat

Çocukların, büyüyünce benzemek istedikleri genç; gençlerin orta yaşlı, orta yaşlıların da yaşlı favorileri vardır. Bendeniz tabii ki üçüncü kuşakta olup, en son dilime doğru göz süzmekteyim. Her gün bastığım klavye tuşlarından bir cin çıkıp 20 yıl sonra kime benzemek istediğimi sorsa, yanıtım hazır: Fatma Mansur Coşar'a.

Fatma Mansur için, Türkiye'nin yetiştirdiği değer diyemeyeceğim, çünkü 'London School of Economics' ve 'Harvard'da yetişmiş kendisi, ama üç dili ana, üç başkasını da baba dili gibi konuşmasına rağmen bir gıdım İngiltürk değil; oldum olası Türkiye üniversitelerinde Türkçe eğitimi savunur, çünkü ülkemizdeki düşünce ve ifade tutukluğunun, hatta bilimsel kavramlara Türkçe karşılık eksikliğinin en iyi üniversitelerin yabancı dilde öğretim yapmalarından ileri geldiğini kavramıştır. Ben de kendisi gibi düşünüyorum.

Tarihsel özgünlüğe sahip bir-iki kurumun dışında, tüm yüksek eğitim kurumlarında öğrenim Türkçe olmalı ki, Türkçede bilimsel düşünce dili gelişsin, ifade zenginleşsin. Çünkü yabancı dilde eğitim yapan üniversitelere giren gençlerin ezici çoğunluğu, henüz doğru dürüst konuşmadıkları, kiminin hiç bilmediği ve bir yılda, iki yılda öğrenemeyecekleri bir dilde; o dilin en üst kapasitesinin kullanıldığı allamelikleri kavramaya çalışıyorlar. Tabii ki öğrenmekten geliştirmeye zamanları kalmıyor. Gündelik yaşamda Türkçe, öğrenimde yabancı dil, ikisini birbirine katıp bir düşünce biçimi oluşturamıyorlar. Ve aldıkları eğitim, lahana turşusu üstüne çilek reçeli gibi sırıtıyor.

Fatma Mansur, hem değerli bir bilimci, hem de benim hayatımda gördüğüm en güzel yaşlı kadındır. Konuşurken zaten ağzına baktırır da, konuşmadığı zamanlar bile baktırır kendisine. Bembeyaz saçları, masmavi gözleriyle içiniz açılır, yaşamın kaçınılmaz kötü sürprizi, yaşlılıkla barışırsınız. Onu seyrederken sarılıp, pembe beyaz yanaklarından öpmek gelir içinizden. Tabii kendinizi tutarsınız, çünkü sohbetini kaçırmak istemezsiniz. Coşar'ın beyni, kendisi kadar güzeldir ve yaşıtlarından farkı, o beyindir.

Belki yanılıyorum, ama çevremdeki insanlar arasında ömrünü bilgiye adamış, kültürlü kişilerin en ileri yaşlarda bile kendilerini ilgiyle dinlettiklerini, sevdirdiklerini gözlemliyorum. Bunayanların ise, zaten bunamadan önce de paylaşacak ilginç fikirleri olmadığını fark ettim. Ve bir sonuç çıkardım: İşleyen kafa, pırıldıyor. Eskimiyor.

Fatma Mansur, mavi gözlerini aça aça, "Bu Fransızları anlamıyorum," der bazen sohbetlerimizde. "Böylesine suratsız ve sevimsiz adamlar, o güzelim Paris'i nasıl kurdular, o müthiş uygarlığa nasıl eriştiler?" Galiba suratsız ve sevimsiz adamlar, çok okuyorlar. Okudukları için doğru düşünüyor, suratlarında olmayan güzelliği yaratıyorlar. Sokaktaki delileri bile farklı Fransızların. Geçen gün bir de baktım, Fatma Mansur'un ikiz kardeşi olabilecek aynı yaşta bir hanımın yanında yürüyorum. Bakmamın nedeni, hanımın kendi kendine keyifli sohbeti. Adımlarımı adımlarına uydurup, uzun süre dinledim. İçindeki ses ne diyorsa, "Hayır şekerim, Lafargue, 'Ey tembellik, bitmeyen acımızın anası' demez," diye yanıtlıyor, bir süre görünmeyen muhatabını dinledikten sonra: "Evet, bak bu doğru, 'Ey tembellik, sanatların ve soylu ahlakın anası, insan korkularına merhem ol!' der," diye onaylıyordu. Kendi kendine yarenlik eden yaşlı hanımın, Karl Marx'ın damadı Paul Lafargue'ın başyapıtı 'Tembellik Hakkı'ndan söz ettiğini anlamam biraz zaman aldı, ama becerdim. Söz, yeniden okuyacağım bu harika kitabı.

Delinin okumuşu bile daha az sıkılıyor. Çünkü kendi kendine anlatacak şeyleri var.