Özgür bir yıldız
Radikal · 2 Temmuz 2003
Mine G. Kırıkkanat
Doktor babası, Bernard Shaw ile mektuplaşır, zaten komşuları olan yazar Sinclair Lewis'le ahbaplık ederdi. Annesi, altı çocuk doğurduktan sonra kürtaj hakkı ve doğum kontrolü için militanlık yapan bir feministti. Oysa Katharine Hepburn'ün dünyaya geldiği 1907 yılında, kadınların oy verme hakkı bile yoktu ABD'de. Bu hak kazanıldığında, Katharine on üç yaşındaydı ve dolu dolu yaşayacağı, neredeyse tüm bir yüzyıla tanıklık yapacağı 83 yıl daha vardı önünde. Kendisi bilmiyordu tabii. Ama hayattan ne istediğini çok iyi biliyordu. Ve bu bilginin adına, 'irade' deniyordu. Katharine'den taşan göz kamaştırıcı enerji, cesur bir yürek ve sevimli bir inatla birleşince, bu irade önüne çıkan tüm engelleri yendi ve hayatı kocaman lokmalarla ısıra ısıra, keyifle yedi. Ve tüm dünyaya, helal olsun hakkıdır, dedirtti.
Katharine Hepburn, tüm kardeşleri gibi, özgür ve bağımsız düşüncenin aşılandığı, sevecen ama disiplinli bir aile ortamında büyüdü. Ama bu ideal ortamda iradesinin gücünü ilk kez göstermek fırsatını hazin bir biçimde yakaladı: Kendisinden yalnızca iki yaş büyük ağabeyi Tom kendisini asarak intihar ettiğinde, Katharine 14 yaşındaydı ve cesedi o buldu, boynundaki ipi o çıkardı. Ömrü boyunca çekeceği bir acıya mahkûmdu artık. Çekti ve unutmadı. Ama ömrü boyunca melankolik biri de olabilirdi, olmadı.
Tiyatro tutkusunun içine işlediği üniversite eğitiminden sonra Broadway'de yedek oyuncu olarak hayalindeki yaşama atıldığında, Hollywood'un 'kadın' ölçülerine taban tabana zıttı. Geniş ve çıkık alnı, pırıl pırıl zekâ fışkıran gözleri, kemikli yüzü ve geniş ağzıyla alışılmadık bir güzelliği vardı. Çatallı sesi, erkeksi tavırları, bitmek tükenmez bilmez enerjisiyle ortalığı birbirine katarken, onu seyretmek bile yoruyordu kimilerini. 1932 yılında, ömür boyu en iyi dostu olacak yönetmen George Cukor kendisini keşfedip, David O. Selznick'in yapımcılığını üstlendiği 'Miras' filminde rol verdi. Selznick, daha sonra şöyle anlatacaktı: "Katharine Hepburn filmin platosunda ilk göründüğünde, herkes derin bir şaşkınlıkla sustu ve hep bir ağızdan, 'Aman Tanrım, ne beygir suratı!' diye haykırdılar." Gerçekten de beygir oranlarında geniş ağzıyla, Hollywood'un ilk beygir suratlı kadını oldu Katharine. Ama ne güzel bir beygir. Bir kişnemesi eksikti, onu da rakibesi Tallulah Bankhead, 'Konuşmuyor, meliyor' diyerek tamamladı. Kişnesin ya da melesin, kimse durduramadı müstesna bir yarış atı olan Katharine'in yükselişini.
Çünkü Hollywood'un beygir suratlısında, kimsede olmayan bir şeyler vardı. Zarifti. Soyluydu. Hem erkeksiydi, hem kadınsı. Sert de olabiliyordu, yumuşak da. Üstelik, kadınlarda az bulunan bir özelliğe sahipti: Komikti. Gülmesini seviyor, dolayısıyla güldürebiliyordu. Hem de salak rolü oynayarak değil, kendi gibi olarak. Yani zekice. Erkekler, bayılıyordu Katharine'e.
Smith adını taşımamak için soyadını değiştirttiği ilk kocası Ludlow Owden Smith'le olan ilk evliliğinden sonra, yönetmen John Ford'la büyük bir aşk yaşadı. Hovarda milyarder âşığı Howard Hughes'ün parasıyla, 'Philadephia Story' filminin haklarını satın aldı. Ve bir gün, Spencer Tracy'yle kesişti yolları. Spencer Tracy, o sıralar MGM stüdyolarının 'sert ve dürüst erkek' yıldızıydı. George Cukor kendisine 'Yılın Kadını' filminde Katharine'le birlikte oynamasını önerdiğinde, yanıtı: "Tırnakları simsiyah, cinsiyeti belirsiz o pantolonluyla nasıl oynarım ben?" olmuştu. Ama oynadı. Ve yüzyılın belki de en büyük aşklarından biri böyle başladı.
Katharine Hepburn ve Spencer Tracy'nin aşkı 28 yıl sürdü ve büyük aktörün ölümüyle bitti. Tracy, sevmediği koyu Katolik karısından hiç boşanamadı. Ama sevdiği kadınla yaşamasına da kimse engel olamadı. 1967 yılında öldüğünde, Katharine, hastalandığında yanından ayrılmamak için sinemaya ara verdiği adamın cenazesini uzaktan izledi. Çünkü Tracy'nin cenazesini koyu Katolik ailesi kaldırıyordu.
Geçen gün 96 yaşında ölen Katharine Hepburn'un avukatı, oyuncunun cenazesi için dini tören istemediğini, vasiyetine uyulacağını açıkladı.
Katharine Hepburn, Amerikan sinemasının ruhu özgür, dini inançtan bağımsız bir yıldızıydı. Kimseyi satmadı, kendisi de satılmadı. Yalnız istediğini yaptı ve hiç alçalmadan yukarılara vardı. Kimseye şükretmedi, çok mutlu oldu, çok mutlu etti ve çok uzun yaşadı.
Ölürken de kendisini büyük aşkını yaşamaktan alıkoyamayan, ama cenazesine gitmesini engelleyen bir dine teslim etmedi ruhunu.