Terör’ün kimyası
Radikal · 6 Eylül 2003
"Korku mantığı, ürktüğü tehlikeden medet umar."
QUİNTE-CURCE (İ.S. 1. Yüzyıl)
Belki bilmeyeniniz vardır, İslamcılar, 'Evrim Teorisi'nden nefret eder ve Türkiye'de İslami propaganda birimlerinin, Darwin'in adını ağzına alanları hedef gösterdiği, 'Evrim Teorisi'ne karşı sanal savaş açtığı bir web sitesi bile var. Naçiz yazarınız sanıyordu ki, insan soyunun Âdem ve Havva'dan doğduğunu iddia eden dincilerin, 'Evrim Teorisi'ne aşırı tepkisi, anamızın güzeller güzeli bir Havva'dan çok dişi bir maymuna benzeyen Lucy olduğu ve çeşitli babalarımızın dünyanın dört bir yanında bulunan iskeletlerinden de analarımızdan farklı olmadıkları kanıtlandığından ileri geliyor. Zaten 'Evrim Teorisi'ne karşı savaş açan İslami propaganda birimleri de ilk mantık firesini, olguyu varsayım demek olan 'hipotez değil, genel anlamda kanıtlanmış bir kurallar dizisini ifade eden 'teori' sözcüğünü kabullenip yayımlamakla veriyor. Ancak insanın, dört ayak üstünde yürürken ayağa kalkan bir maymun türü olduğuna ilişkin bu mistik ve aşırı tepkinin, yalnızca insanın nasıl, en önemlisi de kimin tarafından yaratıldığına ilişkin bir kaygıdan kaynaklanmadığını yeni öğrendim.
Rasyonel bilimin her yeni adımı bir din tabusunu yok ediyor ve her dinden fanatikler, rasyonel bilimi özellikle evren ve insanın oluşmasına ilişkin açıklamasız inanca karşı tehdit olarak algılıyorlar. Eğer yeryüzü insan eli ya da kozmik bir felaketle öngörülen zamandan önce yok olmazsa, bir gün iki tür insan kalacak dünyada: Dini tabulara inananlarla, bilimsel kuramlara inananlar. Teknolojik gelişimi kimin ilerleteceği belli olsa da, insanlık tarihini hangilerinin yazacağı ve gidişatına egemen olacağı pek o kadar belli değil. Ancak önümüzdeki çağlar, ister istemez az sayıda bilimsellerle çok sayıda dinsellerin mücadelesine gebe.
Üstelik bilimciler, son yıllarda insanın ruh dünyasına da el atıp, Tanrı ya da mistik inancı beyinde doğuran kimyasal oluşumu incelemeye başladılar.
1950-60 yılları arasında beyindeki 'korteks' bölgesinin etkinlikleri üstünde çalışan ve nöroloji ameliyatlarında bu bölgeyi doğrudan stimüle ederek sonuçlar alan Wilder Penfield'in deneyimlerinden yola çıkan pek çok bilimci, dindarlığı bir laboratuvar olgusu gibi inceliyor. Fizikten çok metafizikle ilgilenen bu bilimcilerin hepsi nörobiyolog ve Tanrı, din ya da herhangi bir tabuyu peşin kabulün, yani tartışılmaz inancın beynin sağ lobunda geliştiğini iddia etmekle kalmayıp, fanatik dediğimiz insanların hemen hepsinin aslında halk arasında 'sara' diye adlandırılan hastalıkla yakın akraba bir 'temporal lob kasılması'ndan mustarip olduklarını ileri sürüyorlar. Ama bu varsayıma göre dini fanatizm, bir patoloji değil, beynin koşullamayla harekete geçirilen bir molekülü. Söz konusu molekülü harekete geçirmek de son derece basit: Fanatik olarak yetiştirilmek istenen denekte, önce en çok korktuğu olguya karşı öfke uyandırılıyor. Ardından bu öfke kendine ya da başkasına yönlendiriliyor, öfke şiddete dönüştüğü zaman temelini oluşturan korkudan kurtulacağı ve huzura (yani cennet ya da Nirvana'ya) kavuşacağına koşullandırılıyor.
Nörobiyologların bu tezi, aynı gözlemi henüz birinci yüzyılın başında 'De Rebus Alexandri Magni' adlı eserinde dile getiren Quinte-Curce'yi doğruluyor ve insanın ölüm korkusuyla, Tanrı'ya sarıldığı, dine sığındığı düşünülecek olursa; korku mantığı, ürktüğü tehlikeden medet umuyor gerçekten.
Canlı bombalar, gönüllü şehitlik adayları, kamikazeler, kendi kendini yakanlar falan işte bu beyin banyosunun ürünleri. Ancak koşullanmanın olmazsa olmaz, ritüelleri var. Günde 20 kez elini yıkamazsa başına çok kötü şeyler geleceğine inanmak gibi, bu ritüellerin en önemlisi 'kafayı çalkalamak'. Halüsinasyon gören hemen tüm hastaların kafa travması geçirdiği gözleminden yola çıkan nörobiyologlar; kafayı uzun süre ileri geri sallamanın da aynı sonuca mistik anlamda yol açtığını söylüyorlar. Ağlama duvarı önünde kafa sallayan fanatik Yahudileri, Afganistan'daki Taliban okullarını, İstanbul'daki İslami tarikat ayinlerini, hatta Kuran kurslarındaki küçücük çocukları vb. gözünüzün önüne getirin, ne demek istedikleri açık. Bir de bu kafa sallamaların toplu olarak yapıldığı düşünülünce, insanın tüyleri ürperiyor. Çünkü bu biçimi, bireysel deliliğe değil, toplu çılgınlığa giriyor.
Siz siz olun kafayı fazla çalkalamayın. Dünyanın geleceği zaten çalkantılı.