Sıkılarak kırılanlar
Radikal · 20 Eylül 2003
Nâzım Hikmet, o muhteşem 'Saman Sarısı' şiirinde: "Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?" diye sorar üstat Dino'ya.
Mutluluğun resmi yapılabilir, ancak sınırları çizilemez. Sevgisi unutulmaz Abidin de mutluluğun resmini yapmıştır, çünkü resim yapmak mutluluktur onun için. Hele Nâzım'ın sevdiği resimler yapmak, kim bilir ne kadar mutlu etmiştir kendisini.
Çünkü mutluluğun gerçek tarifi bence ve farkında olmasalar bile herkes için, yaptığını sevmek, sevdiğini yapmaktır.
Sevdiği insanla, sevdiği insanlar arasında, sevdiği yerde yaşamak. Yaşam verdiği çocuğu sevmek. Tüm çocukları sevmek. İşini sevmek. Sevdiği işten para kazanmak. Kazanılan parayı sevdiği insanlar, sevdiği eşyalar, inandığı davalar için harcamak. Severek yardım etmek ve yardım etmeyi sevmek. İşte budur mutluluk. Sevgiden ayrılamaz, coşkudan kopamaz.
Diyeceksiniz ki, hep iyilik gibi tanımlıyorsun sevgiyi, coşkuyu, yani mutluluğu. Oysa kötülük yapmayı seven, kötülükten mutlu olan insanlar da var. Hayır, mutlu değil onlar. Ardında acı bir lezzet bırakan, bir atımlık doyum, geçici bir haz ve keyif anını mutluluk sanıyorlar. Mutluluk sevgiyle başlar, coşkuyla sürer ve yok oldukları yerde, anda, noktada onlarla birlikte biter. Çünkü bıkkınlık başlar.
Mutluluğun karşıtı mutsuzluk sanılır hep. Oysa geniş anlamda bıkkınlıktır. Bıkkınlık ve sıkıntı.
Türkiye'de iyi şeyler yapmak için yetişen, iyi yerlere gelen, iyi niyetli insanların mutsuzluğu, sevdikleri işe karşı duydukları sıkıntı ve bıkkınlıkla başlıyor.
Bakıyorsunuz, hep bir zamanlar idealleri olan insanlar sıkılıyor ve bıkıyorlar yaptıkları işten.
Bakıyorsunuz, hep her şeyi olan, maddi anlamda hiçbir darı kalmayan insanlar sıkılıyor, beziyor, bıkıyor ve ilgisizleşiyorlar. Önce yaptıkları işe, sonra her şeye. Önce istediklerini yapamıyorlar, yaptıklarını da sevmiyorlar. Sonra sıra hayatı sorgulamaya, kendini yargılamaya geliyor, ama ilk aşamada: "Adam sende, paramı alır, keyfime bakarım! Zaten bir süre sonra da bilmem nereye giderim..." diye sıyırıyorlar kendilerini, artık sevmediklerine karşı sorumluluktan. Oysa yaptıkları işi sevilmeyecek hale getiren bizzat kendileri! Üstelik, bezginliklerin artık dayanılmaz noktaya geldiği dem, o bir gün gidilecek bilmem nereye de gidilemiyor, nedense. Nedense diyorum, ama nedenini biliyorum aslında: Artık o çok yapmak istedikleri, bir türlü fırsat bulamadıkları 'şey' neyse, ondan da sıkılmış oluyorlar. Bir sıkıntı, bir bunaltı, bir bezginlik yumağı içinde acıyor, ekşiyor yaşamları.
Çünkü çürümüş oluyorlar. İçlerinden çürümüş. Fark etmeden, azar azar, kendilerini olmadıklarını olduklarına, inanmadıklarını inandıklarına, yapmak istemediklerini isteyerek yaptıklarına kandırarak çürüyor ve ölüyorlar. Çünkü ruhları ölüyor. Ruhlarını satıyorlar çünkü. Ruhlarını satıyorlar, önce.
Satış, 'Evet!' demekle başlıyor bir gün. Yaptığı resme, çizdiği mimar planına, hazırladığı rapora, yarattığı markaya, çıkardığı gazeteye, yazdığı yazıya ilişkin, 'Şunu şöyle yaparsan daha iyi satar!' denildiğinde, olur demek, evet demek, peki demekle başlıyor sıkıntı. Evetler, olurlar, pekiler çoğaldıkça sıkıntı artıyor. Sıkıntıyı dağıtmak için, 'Ben zaten böylesini istiyorum, doğrusu bu!' savunması yapılıyor. Empoze edilene, sahip çıkılıyor yani. Ama dağılmıyor sıkıntı, bıkkınlığa dönüşüyor ve... 'Umurumda değil, istediğim zaman çekip giderim. Nasılsa hobim astronomi, gider yıldızları seyrederim!..' deniliyor. Oysa asla yıldızları seyretmeye gidilemiyor. Çünkü evetler, pekiler, olurlarla sürdürülen mevkii, iktidar alışkanlığı yer ediyor, küçük konforlardan vazgeçilemiyor.
Oysa ilk kez, o sevdikleri işi sevmedikleri gibi yapmaya davet eden sese, 'Hayır!' demiş olsalar ya istedikleri işi istedikleri gibi yapar ya da yıldızları seyre gidebilirlerdi. Ama onlar, tersin doğru olduğunu savuna savuna kendilerinin de inandıkları yamuklarla, ancak bezginliğe varıyorlar. Üzerlerine bir ağ gibi çöken, içinde debelenip duracakları ve son soluklarına kadar altında kalacakları bezginlik, kör ediyor gözlerini, sonunda yıldızları bile görmüyorlar. Çünkü yaşamda, uğrunda mücadele edilmeyen hiçbir iş mutluluk vermiyor.
Mutluluğun belkemiği var. Bükülürse, kırılıyor.