Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2003

Ana panter

Milliyet · 24 Eylül 2003

Hani görür görmez içinize sokacağınız insanlar vardır ya, Renate Gossard onlardan biri işte. Onu görür görmez üstüne atlayıp yanaklarından makas almak, saçlarını karıştırmak, küçük kalkık burnunun üstüne öpücükler kondurmak istiyor insan. Oysa Renate, sevimli bir bebek değil, 62 yaşında bir “panter”. Daha doğrusu “panter kadın”. En doğrusu, Fransa’da “Ağarmışi Panterler” derneğinin kurucusu bir militan. Bir dava adamı. Davanın konusu, yaşlılar.

Hani kimi yaşlı beyler, yaşlı hanımlar, yaşam çoşkusunu genç hanımlar, genç beylerde ararlar; hatta “Genç hanımla evlenmek, erkeğin yaşını ikiye böler,” diyen bir AKPilletvekilimiz var ya, Renate işte bu konseptin devasa tersi. Kendisini bildi bileli, yani henüz gencecikken, kadın erkek ayırdetmeden ve koyunlarına girmeden, varlığını yaşlıların mutluluğuna adamış. Asıl mesleği hemşirelik. Yaşlıların yalnızlığını ve ölüme doğru hızlanan yaşamların, henüz ölümü düşünmeyenler nezdindeki iticiliğini hastane koridorlarında anlamış. 1968 Paris Baharında, gençliği arkasına takan, ama “düşünen yaşlılara ihtiyacımız var” diyen Cohn Bendit’in tayfasıymış. Bir yandan 68’in isyancı gençliğiyle flört ederken, öte yandan yaşlıların en büyük sorunu “ayak bakımı” olduğu için, hiç yüksünmeden hemşirelikten pedikürcülüğe terfi etmiş. Cohn Bendit’in feyz aldığı Dr. Boris Doltot’nun kliniğinde, bir yandan dünyayı değiştirmek için sokaklara dökülen gençlerle birlikte eğlenir, öte yandan yaşlıların yorgun ayaklarına pedikür yaparmış. Derken, 1987 yılında ABD’deki bir hemşirelik kongresinde, “Gray Panthers”in kurucusu, Maggie Kuhn ile tanışmış. 84 yaşında olup, kendisinden kırk yaş genç sevgilisiyle birlikte Amerikalı “senior”ların hakkını savunan Maggie’nin enerjisi, çok etkilemiş Renate’yi. Ülkesine döner dönmez, “Ağarmış Panterler”in Fransa şubesini kurmuş.

Halen ve ayrıca, Fransa Emekliler Konfederasyonu’nun sözcüsü ve yeniden yapılandırmaya çalışıyor bu kurumu. Haklarını savunduğu yaşlıları silkeliyor, örgütlüyor. Yaşlıların haklarını savunurken de kök söktürüyor devlete, bakanlıklara.

Oysa hiç ihtiyacı yok Renate Gossard’ın böyle bir davaya baş koymaya. Muhteşem bir evliliği var. Çok sevdiği bir eşi ve kapı gibi iki oğlu. Oğullar, annelerinin sivil toplum örgütçülüğünden bezmişler, militanlığından gına getirmişler, ikisi de mühendis olup çıkmış, üstelik devasa, ama “teknik” sanayii kurumlarının başındalar. Neden bezmişler derseniz, çocuklukları ve gençlikleri, Renate’nin oradan buradan toplayıp eve getirdiği şefkate v e bakıma muhtaç yaşlılar ve...Yaşlı sokak kadınları arasında geçmiş.

Her ikisi de önemli mevkiiler işgal eden oğullar, burunları büyüyünce kendilerine, “Bir zamanlar eski o....’ların dadılık yaptığını” anımsatan annelerine bayılıyorlar tabii. O başka mesele.

Renate Gossard, yorgun ninelere dedelere, ağarmış mağarmış, hala panter olduklarını anımsatıyor ya, kendisi dipdiri panter. Evindeki yastıklar, koltuklar, kahve fincanları, tepsi ve üstündeki ceket, benek benek. Ama asıl benekler, Renate’nin iyi ve cömert yüreğinde, sevgi beneklerine dönüştürdüğü sevgisizlik lekeleri. Bir insan bu kadar acı çektikten sonra nasıl böylesine iyi olabilir sorusunun, gizemli yanıtı gibi dolanıyor ortada Renate. Hayatı roman derler ya, onun hayatının romanı, kendi elleriyle mutluluğa dönüştürdüğü bir dram.

Renate Gossard, Almanya’nın Kara Ormanlarında, Pforzheim kasabasında ve 1941 yılında doğmuş. İki yaşındayken, babası temerküz kampına gönderilmiş, annesi intihar etmiş. Amcasıyla birlikte savaşın sonuna kadar saklandığı ormanda, kestane yiyerek hayatta kalmış. Amerikalı askerler Renate’yi ileri aşamada verem ve yarı ölü bulmuşlar ormanda. Besleyip ameliyat ettirmiş, hayata döndürmüşler. Derken babası, temerküz kampından...Başka bir kadınla dönmüş. Fransız üvey annesi, Renate’yi istememiş. Savaş sonunun karışıklığında, henüz altı yaşındaki küçük kızı, Austerlitz garında “isteyerek” kaybetmiş. Renate, “İnanılmaz bir duygudur elini tutan insanın seni bırakmak istediğini hissetmek,” diye anlatıyor. “O bırakmak istedikçe asılırsın eline, gözlerin gözlerini arar, çevredeki her ayrıntı kazınır kafana. Austerlitz garının her santimetre karesini bilirim ben.”

Bu kez Amerikalılar değiş Kızılhaç bulmuş Renate’yi, “kaybedildiği” Austerlitz garında. Aylarca babasının izini sürmüş ve bir süre sonra onu da, üvey anneyi de bulmuşlar. Ancak üvey anne, tahammül edemediği küçük kızı, bu kez kendi annesinin yanına göndermiş ve mutluluk, sonunda yaşlı bir ninenin, kötü kalpli üvey annenin iyi kalpli annesinin kucağında başlamış Renate için.

Renate Gossard anlatıyor: “Çocukken tek aşkım, o büyükanneydi. O Almanca bilmiyordu, ben Fransızca. Birbirimize dokunarak, şefkat diliyle anlaşıyorduk. Daha önce hiç okşanmamıştım. Yanaklarımı okşar, öperdi. Ölümünden önce yemekten içmekten kesilmişti, yalnızca benim elimden kabul ediyordu birkaç lokma. İşte o zaman yaşlılar için çalışmayı koydum kafama.”

Ya kötü kalpli üvey anne ile kalpsiz baba, onlara ne oldu derseniz...

Babasıyla ölünceye kadar ilgilenmiş Renate. Kanada’ya göçen ve artık 89 yaşında olup bir huzur evinde yaşayan üvey annesine, her hafta telefon ediyor. Fransa’nın Reims kentinde bir huzur evinde kalan üvey annesinin kız kardeşini ise “yaşlı teyzem” diye düzenli olarak ziyaret ediyor.

Bir gıdım kin, bir gıdım kırgınlık yok içinde ailesine karşı, “Savaş zamanıydı...Herkes suçluydu, unutmak gerek,” diyor.

Kötülüğü unutmuş Renate Gossard. Ama iyiliği hem unutmamış, hem büyütmüş. İyi yürekli bir yaşlı kadına duyduğu minnet, bugün iyi kötü ayırdetmeden tüm yaşlılara sevgi olup taşıyor.

-------------------------------------