Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2003

Bilanço

Radikal · 24 Eylül 2003

"Kiliseye karşı her şey hoşuma gider

Düzene karşı her şey içimi rahatlatır

Ahlaka karşı her şey sağlığıma yararlıdır

madem ki Boktur şeylerin en yaygını

ben de şeytani şiirler yazarım."

Elias PETROPULOS

Bir insan tepeden tırnağa yozlaşabilir. Ama bir toplum tepeden tırnağa yozlaşabilir mi? Bilirmiş valla, işte Türkiye. Üstelik Türk toplumundaki yozlaşmayı 'tırnaktan tepeye' diye saptamak gerek, çünkü hiyerarşik üçgen tepetaklak: Alttaki cahiller üstteki cahilleri seçe seçe, taban oldu tavan. Ayılar dayıları, dayılar da kabadayıları omuzlarda taşıyor. Yönetenle yönetilen arasında hiçbir kalite farkı yok. Hepsi aynı tornadan çıkarıyor birbirini, yoksulundan varsılına tüm gözler aynı ölçüte dikili: Para.

Yediden yetmişe 'bezirgân' bir toplum olup çıktık. Seçilen eğitimden icra edilen mesleğe tüm beyin etkinlikleri satılık; din ve inancın bile pazarı var. Vicdan özgürlüğü, serbest piyasanın kurallarına tabi. Zaten tabi olmayana 'salak' diyorlar. Döviz kuru, borsa ve para piyasalarına endeksli düşünmemek, budalalık. O kurlara, borsalara ve piyasalara giremeyen yoksullar da 'geçim derdi' yoluyla paraya koşullanıyor, çürümüşlüğü sorgulayana 'tuzu kuru', diyorlar.

Yalnız paraya çalışıyor kafalar. Parası olan daha çoğunu edinmek, olmayan ucundan bucağından kemirebilmek için çıldırıyor. Sınırsız bir kazanç tutkusu tüm hadleri aşıyor.

Para getirmeyen fikirleri, ilkeleri bırakın, insanlık hallerini bile savunmak imkânsız artık.

Oysa, bu bir iflas. Toplumsal bir intihar. İlkelerin ve fikirlerin satıldığı; yemek, içmek ve çiftleşmekten başka bir beyinsel etkinliğe ilgi duymayanların müflis uygarlığı. Nasıl gelindi bu noktaya, diye düşünüyorum bir süredir.

Arif Keskiner'in 'Yine mi Çiçek' ve Erdal Öz'ün 'Defterimde Kuş Sesleri' kitaplarını okurken anladım. Eğer ayrı ayrı okusaydım bu kitapları, belki de aynı etkiyi yapmayacak, aynı sonuca varmayacaktım. Kitapların ikisi de anı kitapları. Yazarlar, zaten arkadaş. Erdal Öz, hapishane mektuplarını yazmış özgün biçemi, arı duru, güzelim Türkçesiyle. Arif Keskiner ise, şiir tutkusuyla volta attığı edebiyat çevresinden sinemaya sıçramış, ülkemizin 'Show Business' tarihinin yazarı artık. Raslantı mı bilmiyorum, ikisinin anıları da aynı döneme yönelik: 1970'li yıllara. Erdal Öz, 'içeriden anlatıyor' Türkiye manzarasını, Arif Keskiner 'dışarıdan'.

Erdal Öz yazıyor: "Saat 11.00. Nöbetçi erin postalında gevşemiş bir nalça var. Öbür postalında o da yok, düşmüş olmalı. Yürürken, tekleyen, aksak, tok, garip sesler çıkarıyor. Wolfgang Borchert'in, yanılmıyorsam,

'Kapıların Dışında' adlı bir oyununu okumuştum. Oyunun kahramanı Beckmann geldi şimdi aklıma. Tek ayağı tahta bir adamdı. Tak tuk garip sesler çıkararak yürüyüşü ne güzel anlatılır o oyunda. Unutulmaz bir oyundu,

unutulmaz bir tipti Beckmann. Belki de bizim koridorda yürüyen, Beckmann'ın ta kendisidir.

Nöbetçilerin de işi zor. Onlar da bizim gibi kapatılmışlar buraya. Onlar ayakta nöbet tutarken, biz geceleri uzanıp yatabiliyoruz. Bize olan öfkeleri biraz da bu yüzden olmasın..."

Arif Keskiner yazıyor: "Mavra sözcüğünün aslı Arapçadan gelme. Bir mile bağlı çarkın çevresindeki gaz tenekeleri Seyhan Irmağı'nın uygun bir yerine kurulur. Çark döndükçe ırmaktan tenekelere dolan sular bir havuza boşalır. Havuza dolan sular arklarla bahçeleri sular. Bu sistemin adıdır mavra. Her şeyi ahşaptan yapılan sistemin çarkı, döndükçe ses çıkarır; tekdüze gıcırdar durur. Biteviye gıcırdar. O gıcırtının insanı rahatsız eden bir tınısı vardır. Sohbet sırasında kim lafı uzatırsa, 'Mavrayı kes!' der biri. Yani fazla konuşma, kısa kes..."

Erdal Öz'ün 'Defterimde Kuş Sesleri'ni okurken, Türkiye'de 1970'ten öteye direnenin belini kırıp ihbar edeni kurtararak mahkûm edilen düşünce namusunun, masumiyetin sallandırıldığı idam sehpasında bitirildiğini gördüm.

Arif Keskiner'in 'Yine mi Çiçek'ini okurken ise, masumiyetin idam edildiği bir ülkede gür çıkması gereken seslerin de nalçalarla mavralar arası gide gele, nasıl kısıldıklarını anladım. Nalçalarla mavralar, Türkiye'nin kafasını boşalttı. Ama boşaltanlar, yarattıkları ideolojik boşluğun yerini bugün dogmaların dolduracağını, bilmem hesap etmişler miydi?

Çünkü bilanço zamanı yakın.