Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2003

Tecritte bir çocuk

Radikal · 27 Eylül 2003

Dün Radikal’in manşetine taşınan insanlık ayıbını, Türkiye’de duymayan, görmeyen kalmadı. Umarım yasa gereği adı saklanmaya çalışırken, taşıdığı HİV virüsü gibi Y.O. rumuzuna indirgenen o güzel çocuğun öyküsü, topladığı ilgi kadar duygu da uyandırmıştır! Benim içim uzun süredir böylesine kırılmadı. Böylesine öfkelenmedim, uzun süredir. Uzun süredir cehaletin tüm kötülüklerin anası, yarı cehaletin ise insana insanlığını unutturan, yersiz ve bilinçsiz korkuların babası olduğuna inanıyorum.

Y. hangi adın ilk harfi olabilir diye düşündüm. Koca koca adamların, kadınların, televizyonlara çıkıp konuşan yarı cahil erişkinlerin kendisine yaptıkları kötülüğe karşı gösterdiği metanete bakılırsa, Yiğit’lik yakışıyor kendisine. Soyadına da Onur. Çünkü hem o, hem de annesi ve babası baştan sona kadar haklı, onurlu bir mücadele veriyorlar.

Dün konuyla ilgili yorum yapan meslektaşlarıma baktım, çoğu “Benim çocuğum olsa ne yapardım” sorusunu, kendilerini daha çok çocuğunu Yiğit Onur’la aynı sınıfa sokmak istemeyen anne babaların yerine koyarak soruyorlar kendilerine. Ben Yiğit Onur’un anne ve babasının çağrısına uyanlar ve “Benim çocuğum HİV virüsü taşısaydı ne yapardım?” diye soran azınlıktanım. Hiç kuşkusuz aynı mücadeleyi verir, yalnız Türkiye’yi değil, dünyayı ayağa kaldırırdım. Çünkü İzmir’de Yiğit Onur’a uygulanan ayrımcılık; ırkçılığın ta kendisi. Çok değil, yalnızca yarım yüzyıl önce Yahudileri “soyu bozuk”, eşcinselleri “sapkın”, çingeneleri “parya”, zeka özürlüleri, sakatları “çiftleşip çoğalmasınlar” diye milyon milyon niye fırınlarda yaktılar sanıyorsunuz? Toplumun sözümona sağlıklı ögelerini, sözümona sağlıksız ya da ırkçıların söylemiyle “çürük”lerinden korumak için değil mi?

Sayın Gündüz Aktan ve Murat Belge’nin başlatıp Türker Alkan hocamızın da yerinde saptamalarıyla Radikal’de süren “ırkçılık münazarası”na örnek oluşturan bir olay aslında Yiğit Onur.

Türkiye’de son derece yaygın, bilinçaltına kazınmış olduğuna inandığım ırkçılık, aynen böyle başlar: Önce toplumdaki farklı katmanlar arasında sözümona “çürüğü”, sözümona “sağlam”dan ayırmak, ardından tecrit, sonra tehcir ve finalde....infaz!

“Sözde” Ermeni soykırımı böyle başlayıp öyle bitmedi mi? Ya 6-7 Eylül olayları? “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyalarının temelinde, gününe, zamanına göre dominant ve dolayısıyla “sağlıklı” kültüre aykırı “kötü tohumları” taciz, tecrit ve sonunda ezilmek ya da kaçmak zorunda bırakmak iradesi yok muydu?

Elbette ki çocuklarını HİV virüsü taşıyan bir yaşıtlarıyla aynı sınıfa göndermek istemeyen veliler böyle bir bilinçle hareket etmiyor. Ancak kendilerinin de inemediği bilinçaltı derinliklerinde, genetik dürtülerinde, hepimizin içinde uyuyan ayrımcı ve ırkçı bir yan var. Yalnız Türklerde değil, tüm toplumlarda, topluluklarda, dinlerde var. Kah “önce can, sonra canan” deyişiyle betimlenen egoizmle belli ediyor kendisini, kah ötekine karşı acımasızlıkla. Acımasızlığın uç noktasında da ırkçılığa dönüşüp canavarlaşabiliyor, o içimizde uyuyan kara yan. Ama insanlıktan çıkmamak, o kara yanı yenecek iradeyi göstermekle mümkün.

Üstelik bu kez, küçük Yiğit’e karşı yapılan ayrımcılık dürtüsünü yenmek için irade bile gerekmiyor, bilgi yeter! Dünyanın her “uygar” yanında HİV’li çocuklarla aynı okula, aynı sınıfa gidiyor, öpüşüp koklaşıyor tüm çocuklar. Yiğit düşer, yaralanır, kanı akar, virüs çıkar, benim çocuğuma konar korkusu, tümüyle cehalet. Bir yaradan akan kanın başka bir yaraya değmesi gerekiyor bulaşması için. O da herkese değil. Yiğit’ten bir başkasına HİV bulaşması milyonda bir ihtimal. O ihtimali göze almak istemeyen velilere sormak isterim:

O güzelim çocuğun belki de zamanla yok olacak, hiç hastalık aşamasına gelmeyecek virüsünden koruduğunuz çocuğunuzu, günün birinde HİV virüsü taşıyan biriyle cinsel ilişkiye girmesini engelleyebilecek misiniz? Çocuğunuzun, HİV’in en şaşmaz biçimde bulaştığı uyuşturucu alışkanlığından uzak tutabilecek misiniz? Diyelim HİV’lileri tecrit ettiğiniz çocuğunuzun yaşamını, nereye kadar, hangi risklere karşı koruyabileceksiniz? Örneğin bir trafik kazasından? Belki de sizin genlerinizden geçmiş bir kanserden? Ya umutsuzluk, depresyon ve intihardan? Bütün bunlar hoş şeyler değil, ama küçük Yiğit’ten HIV bulaşmasından çok daha yüksek olasılıkta gerçekler. Umarım hiç kimsenin başına gelmez, ama geliyor ve önlenemiyor. Çünkü tecrit edilemiyor kanser. Tecrit edilemiyor trafik kazası. Tecrit edilemiyor intihar eğilimi. Tecrit edilemiyor çocuklar. Onları güçlü kılmak, gereksiz korkularla donatmamakla başlıyor!

Daha dün, 21 yaşında bir genç kız, Elif Koyuncu Boğaz köprüsünden attı kendisini. Bıraktığı mektupta, “Anne, baba, abi, abla, sizi çok seviyorum. Çok yalnızım. Artık dayanamıyorum,” yazıyordu. Çok sevdiği anne, baba, abi ve ablasına rağmen yalnızdı demek...

Çocuklarınızı yalnızlıktan, tecritten ve başkalarını yalnız bırakıp tecrit etmek dürtülerinden koruyun asıl.

Ne henüz bir altın başak boyunda, masumiyet mavisi gözleriyle o güzel çocuk hak ediyor, sizlerin mahkum ettiği yalnızlığı; ne de o çocuğun eksikliğiyle yalnızlaşan kendi çocuklarınız.

Yiğit Onur’a şimdi reva görülen yalnızlık ve acıyı, daha sonra onu yalnız bırakan ve acı veren çocuklarınız çekecek. Ne kendiniz çekin, ne de onlara miras bırakın böyle bir “vicdan azabı”nı.

,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,