Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2003

Fıkra virüsleri

Radikal · 28 Eylül 2003

Adını veremem, ama Türkiye’nin son yirmi yılına tespih taneleri gibi dizilen hükümetler içinde bir hükümetin hem en saygın, hem de en nüktedan “Bayındırlık” bakanıydı. Gündemin gözde konularına taktığı kulpları, uydurduğu fıkraları, kendi başından geçmiş olaylar gibi anlatır, üstelik en yakın çalışma arkadaşlarını bile inandırırdı. Zaman, ülkemizin Kuzey’den gelen Nataşa kafileleriyle birlikte AİDS hastalığıyla tanıştığı yıllardı. Her kafadan bir ses çıkıyor, kimi kaymakam hanımları Nataşa istilasını geri püskürtme savaşı açarken, kimi erkek “ilgililer” de Nataşa’lardan vazgeçmeden AİDS virüsü kapmamanın yollarını arıyordu. Akıl edilen önlemler arasında en akılcı olanı, yani “prezervatif” kullanımı kimsenin aklına gelmediği için, örneğin AİDS virüsü kapmamakta “sünnetli olmanın” avantajları sıralanıyor, Nataşa’ların tadına bakıp bağımlılık edinenler ise “Türklere bi şi olmaz!” deyip, çıkıyorlardı işin içinden ya da atlıyorlardı balıklama, görüş açısına bağlı.

İşte tam o sırada, sözünü ettiğim Bayındırlık Bakanı, kendi başına gelmiş gibi anlatıyordu:

İş gezilerinden birinde bakanın yolu, Rusya sınırına iki atımlık, yani Nataşa’ların istila güzergahı üzerinde ve zaten fıkralarıyla ünlü Karadeniz iline düşer. Kent girişinde kalabalık bir erkek topluluğu, bakanın arabasını durdurur ve yalvar yakar, “Aman bakanım, bizim kente bir yanık hastanesi yaptır!” derler. Bayındırlık Bakanı, “Arkadaşlar, hastane yapımı bizim bakanlığın işi değil. Sağlık Bakanlığı karışır, dileğinizi Sağlık Bakanına iletirim,” diye yanıtlar ama, merakını da yenemez, ahaliye sorar:

“Benim bildiğim burada tam teşekküllü hastane var, yetmiyor mu? Niye illaki yanık hastanesi istiyorsunuz?”

Önce bir suskunluk olur, sonra cılız bir ses yükselir topluluktan:

“Çünkü buraya Nataşa akını var!”

“Nataşa’larla yanık hastanesinin ne ilgisi var? Sizin daha çok zührevi hastalık derdiniz olmalı!”

“Evet ama, AİDS virüsünün 90 derece sıcaklıkta öldüğünü öğrendik!”

“Eee?”

“E’si, her Nataşa sonrası kaynar suya daldırıp çıkarmaktan cayır cayır yanıyoruz Bakanım!”

*

Aziz Türk milletinin hiç kuşkusuz en başarılı, en sevimli yanı, başka kültürlerde şaka kaldırmayacak, alaya alınmayacak konularda bile fıkra üretebilmesi, aziz okurlarım. Ancak bir kötülüğü var bu huyumuzun: Cehaleti neşe kaynağına dönüştürerek mazur gösteriyor ve ciddi bilgiyi sıkıcı kılarak önemini azaltıyor. Kızılay Başkanı Ertan Gönen’in, küçük Yiğit’le başlayan HİV virüsü tartışmasına, “ Bugün 60-80 milyar için bu tür hastalığı taşımak isteyenler var,” sözleriyle yaptığı katkı, insan yaşamına değer vermeyen cıvık bir üslup örneği olmasına karşın, ne yazık ki tüyler ürpertici bir doğruyu işaret ediyordu: Bugün Türkiye’de, 500 dolara böbreklerini uluslararası organ mafyasına satan yoksul ve çaresiz insanlar var. Neden HİV taşımasınlar tazminat karşılığında?

Ciddi bilgi babında ise, Prof. Dr. İsmail Balık’ın sözleri cehaletimize dair en tüyler ürpertici gerçeği sergiledi: Türkiye’de 20-30 çocuktan biri Hepatit B taşıyıcısı!

Aziz halkımızın dikkati, nedense yalnızca AİDS’ hastalığına, HİV virüsüne kilitli. Oysa Hepatit B ve C, hem HİV’le aynı sonuçları doğuran, hem aynı yollardan ve çok daha bulaşıcı virüsler. Ama kimse, üstelik B türünün aşısı olan bu ölümcül hastalıklara aldırmıyor, çocukların % 90’ı aşısız...

Bizim milletimiz AİDS’le uğraşır, çünkü bol fıkra kaynağıdır, desem, yanlış olur mu acaba?

------------------------------------------------