İki mektup, iki türkiye (2)
Radikal · 3 Ekim 2003
“sevgili mine gökçe,
ben bir subayım...askeri (...)’im. dün akşam arkadaşlarımla ordu evinde gazeteleri, yazarları ve türkiyeyi tartıştık. en yüksek rütbelimiz binbaşıydı. demem o ki bizler genç subaylarız. ve türkiyenin geleceğinden o kadar endişeliyizki...kelimelere sığdırmak mümkün olmayan bir durum...dün akşam öylesine üzüntülü ayrıldıkki birbirimizden... radikal sayfalarını karıştırırken size yazmak ihtiyacını hissettim...bir yanda ıraka asker gönderilmesi (ki biz ve en azından buradaki subay arkadaşlarım ıraka gitmek istemiyoruz)...bir yanda yök tartışmaları. bir yanda garip bir hükümet. öte yanda giderek artan sefalet. bir yanda siyasi ve haksız kadrolaşma. öte yanda medyadan halkıma enjekte edilen pembe hayat hayalleri. abur cuburla uyutulan koca bir millet. ülkemi ve insanlarını anlamakta zorlanıyorum. zaten hiç iyi yolda olmadık daha da kötüye sürükleniyoruz. tüccar politikacılardan kurtulalım derken, pasifize olduk diyen din tüccarlarını başına seçti millet.
biz askerler kendimizi halka tam anlatamadık. bize dinsiz denildi, faşist denildi ve hala da denilmektedir. SAYIN YAZAR BU AÇILIMLAR BİR BAKIMA DOĞRUDUR... DÜRÜST OLMAK GEREK. TSKnın yaptıkları hep doğru olmamıştır. bazı askeri birimler kendilerini kanun saymış ve zamanında kendilerinin kurduğu anayasayı savunan insanları biçmiştir...bunları kabul etmemek kişiliksizlik olur. şu anda hangi hangi orduevi cafeteryasına gitseniz subaylarda özellikle düşük rütbeli genç subaylarda bir tedirginlik görürsünüz...mine hanım biz bu ülkeyi seviyoruz...artık eskisi gibi darbe yapmak, ülkeyi karanlığa gömmek alışkanlığı tasfiye olmuştur. artık insanlarımızın değişimi yakalaması gerekiyor. askeri okullarda hiç olmayan tartışma platformları son dönemde yaratılmış, askeri öğrencilerin siyasi konuları askeri akademisyenlerle tartışmalarına olanak sağlanmıştır...ordu bu değişimi mecburi hissetmiştir... bizler ne kadar geçmişte hatalarımız olsa da gelinen günde ve yakın tehlike sinyallerinin alındığı dönemde üzerimize düşeni yapacağız... finlandiyalıların bir sözü vardır: zor durumda ve çelişik koşullarda kararsız kalındığında, “MUSTAFA KEMAL gibi düşün” derler... sayın yazar atatürkçülük bir dönem silahlı kuvvetlerde öyle bir kalıba sokulduki, adeta tanrılaştırıldı. gerçek atatürkçü düşünce sistemi orduda ve bazı generallerimizin (kenan evren gibi...bu komutanımızın ismini küçük harflerle yazıyorum) aptalca fikirleri yüzünden TSK kitlelerine tam olarak yansıtılamadı, geliştirilemedi, sivil halka anlatılamadı, öğretilemedi... birileri hep (ki bu birilerinin arasında askerler de var) ordunun ayrılıkçı, ırkçı, kürt düşmanı, dine karşı olduğu fikrini yaydılar. halk kitlelerinde orduya karşı bir düşünce olarak bu tablo belirdi. gelinen noktanın bizler için talihsiz yanlarından biride budur.
benim bir hayalim var... ülkemin şeffaf bir yapıya kavuşması...din kurallarının insanların beyniyle değerlendirebildiği tartışmaya açık olması...değişime açık bir eğitim sisteminin yerleştiği, insanların fikirleri yüzünden asılmadığı, geleceğimiz olan öğrencilerimizin harç paralarını protesto ederken coplanmadığı, siyasallaştırmayalım derken çoktan siyasallaşan üniversitelerimizin bilim ve gelecek ürettiği, halkımın düşünmekten korkmadığı, sindirilmediği, insan aklının vahiyden üstün ve kuranın türkçeleştirildiği...mutlu ve aydınlık bir toplum hayal ediyorum. bu hayalim belki de hiç gerçek olmayacak. ama böyle bir ülke için çalışmaya, çalmamaya, yalakalık etmemeye...belki de ölmeye değer. bizler de bu ülkenin vatandaşıyız. korkmuyoruz. korktuğumuzu sanmasınlar. saygılar.”
*
İşte size iki mektup, iki Türkiye. Kuşkusuz bu ülkede, ilk mektubun sahibi olduğu anlaşılan imamdan daha düzeyli, daha bilgili imam hatipler de var, ikinci mektubu yazan genç subay kadar dürüst ve düşünceli olmayan askerler de. Mesele; toplumun geleceğini hangilerinin belirleyeceği. Sizce hangileri belirleyecek? Sivil ya da asker, laik ve demokratik eğitim alan gençler mi; yoksa sivil ya da asker, önce din sonra bilime yönelenler mi? İkincilerin iktidarda olduğuna bakılırsa... Türkiye’nin “rönesans”ına daha çok var.