Çokluk ve yokluk
Radikal · 8 Ekim 2003
İyi ki gitmişim geçen yaz Burgaz'a, meğer bir daha görmemek varmış. O hâlâ orada, denizin ortasında, yanık yoluk tepesiyle duruyor, ama ben gitmem artık. Dayanamam.
Geçen yaz, hiç kalmadığım kadar kaldım, hiç dolaşmadığım kadar dolaştım Burgaz'ı. Sanki içime doğmuş, gözlerimle okşadığım o güzelliğin öldürüleceği. Hayır, içime doğmadı. BİLİYORDUM. Zebanilerin ürediği bir cehennemde, zebanilerin çoğaldığı yerde, yeşile ve güzele dair ne varsa yakılacağını, yıkılacağını BİLİYORUM, çoktandır. Ta ki en büyük cehennem, DEPREM, günahkârları ve günahsızları ayırt etmeden,o zebanileri de kaynattıkları kazanlarla birlikte yutana kadar. Romanını yazdım: 'BİR GÜN, GECE' oluverecek ansızın. Korunaklı sitelerinde, orman içre bekçili evlerindeki cennet köşelerinde 'güvende' olduklarını sananlar; çevrelerini saran, büyüyen cehennemi ve üreyen zebani yığınlarını 'Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın!' diye görmezden gelenler DE kapana kısılacaklar, o gece...
Burgaz'da kimler yaşıyordu? Onlar DA, değil mi? Yanan 'deniz manzaralı' gecekondulara onlardan hiçbiri, yıllardır sesini çıkarmıyordu. Çünkü gasp edilen, kendi arazileri değildi. Patrikhane'nin tapulu mülkü olup 'sahipsiz' sayılan topraklarıydı. Şimdi o gecekondular, devlet eliyle yeniden yapılıp tapularıyla birlikte teslim ve gecekonduculuk tescil edilecek. Oldu mu size eski gecekonducularla villacılar komşu? Sıkıysa olmasınlar. Bugün orman vasfını kaybetsin diye ormanları ve arsasına göz diktikleri terk edilmiş evleri yakıyorlar. Yarın sıra, savunmasız ve yalnız yaşlıların yaşadıkları evlere, bahçelere gelecek. Öbür gün, bir aileye çok büyük olanlara!
Çoğalıyor zebaniler, yer açmak gerek.
Çoğalın, çoğalın dedi elebaşları, çoğaldılar. Oysa, küçük cennet köşelerine henüz ulaşamayan cehennemi görmezden gelenler, kazandıkları kolay paralardan zebanilere rüşvet payı kesenler, kolay para kazanmalarına ses çıkarmayan elebaşlarını şakşaklayanlar... Onlar bilmeliydi ki çokluğun olduğu yerde önce yokluk başlar, sonra bokluk. Yokluk azar, bokluk büyür, onları da yutar sonunda.
Burgaz'da kokusunu duydular önce, sonra dumanını soludular. Şimdi cavlak bir tepe, kül olan ormanla kaldılar baş başa. Nerede yürüyecekler artık? Hangi ağaçların arasından koşarken neyi derin derin soluyup, hangi yeşil dalların arasından mavi denizi görmeye çalışacaklar?
Demek ki çıkarılmayan sesle beslenen yılan, dokunmadığını eninde sonunda sokarmış.
Yıkın, yakın ağaçları yer açmak gerek, çoğaldı zebaniler. Zebani kaynıyor ortalık, zebanilere cehennem gerek. Burgaz'la aynı gün Çanakkale, Balıkesir, Bursa yanıyor cayır cayır. Güney sahilleriyle yetinmiyorlar artık.
Size bu satırları yazdığım saatlerde, Türkiye'nin tapulu arazilerinin gaspını önlemeyenler, ormanlarını ormanlıktan çıkaran gaspçılara peşkeş çekenler, suyumuzu, havamızı kirletenler ve sırtımızdan beslenenler, Irak'ta ABD'yi kurtarmaya gidiyorlar. Daha doğrusu, çocuklarımızı ABD'lilerin yerine hedef olmaya gönderiyorlar.
Sınırları içre kurtaramadıkları vatanı, Irak'ta Amerika'nın elini öperek kurtaracaklar. İçeride dökülen kan yetmedi, dışarda da döktürecekler gençlerin taze kanlarını, çünkü çoğunluğu ele geçiren zebaniler için ne 'insan hayatı' önemlidir, ne hayvan, ne bitki. Onlar çok çocuk severler, çok çocuk. Çünkü çok olanın ne önemi vardır, ne de değeri.
Tıpkı kendileri gibi.