Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2003

Semmelweiss

Radikal · 12 Ekim 2003

Mine G. Kırıkkanat

"Tüm zamanlar tarihinde yaşam bir sarhoşluk,

Ölüm Gerçektir."

Louis Ferdinand CELINE

Kötülük kolay, iyilik zordur. Öldürmek kolay, yaşatmak zor. İnsan ömrünün uzadığı çağımızda, tam da ömrümüze ömür katan, insan canını Azrail'e karşı savunan, kimini elinden çekip alan tıp bilimi, bir zamanlar can veren değil can alan bir ölüm makinesiydi. Hem de çok değil, yalnızca iki yüz yıl öncesine kadar. Bugün bir hastane ya da doktora gittiğimizde bize en basit, en doğal gelen önlem, 'asepti' denilen temizlik kavramını bile kabul ettirmek için 19. yüzyıl sonunu beklemek ve Macar doktor Philippe Ignace Semmelweiss'ı, tutuculuğun, kötülüğün ve aptallığın sunağında kurban vermek gerekti.

Dr. Semmelweiss, zamanın cerrahlarına yalnızca ameliyat öncesi ellerini yıkamalarını önermişti. Cerrahlara yalnızca el yıkatarak, öylesine can kurtardı ki, bu buluşu, bize olmazsa olmaz gelen önlem, tıbbi müdahalenin temeli, 'asepti' kuralı, zamanın cahil, sığ, kıskanç ve kötü hekimlerinin korkunç direnişiyle karşılaştı, 1846 yılından 1876'ya kadar gizlendi, görmezden gelindi, uygulanmadı ve milyonlarca insanın canına mal oldu. Dr. Semmelweiss ise bulduğu 'asepti' kuralını doğrulara inanan insanların çılgınca ateşiyle savunduğu için, tıp çevrelerinden dışlanmakla kalmadı, yüzüne tükürüldü, aşağılandı, aç bırakıldı ve 47 yaşında acısından çıldırarak öldü.

İnsan öldürmek için yapılan sıvı, katı, gaz her maddenin, her silahın, bulunan her yöntemin coşkuyla karşılanıp, anında imal ve uygulamasına geçildiği tarihte; insan yaşamı kurtarmak için yapılan buluşların nasıl zorluklarla ve neden sonra kabul edildiğini bilmek, gerçekten şaşırtıcı.

Philippe Semmelweiss'ın hayatı, insan öldürenlere karşı insan yaşatmak için verdiği mücadele, iyiliğin kötülükle savaşında en trajik öykülerden biridir. Üstelik, insanlığa yaptığı iyiliği bile görememiş, oysa ölümünden yıllar sonra evrenselleşen buluşu, milyarlarca insanın hayatını kurtarmış ve kurtarmaya devam etmektedir.

Onun trajik öyküsü, elbette ki Celine'in gözünden kaçmamıştı. Çünkü Louis Ferdinand Celine de bir doktordu. Bir Yahudi düşmanı olan Celine, siyasal görüşleri kabul edilemez, ama büyüklüğü de yadsınamaz bir yazar. Tıpkı Ezra Pound gibi.

Fransız dilinin edebi kullanımında gerçek bir devrim yaratan ve çarpıcı biçem eşsizliğini koruyan Celine, ilk romanı ve Türkçeye de çevrilen 'Gecenin Sonuna Yolculuk'u (YKY) 1932 yılında yayımlamıştır.

Ama edebi değerinin ilk işaretini, kendisine hekim unvanı kazandıran tıp diploma tezinde vermiştir. Celine'in kısaca 'Semmelweiss' adını taşıyan eseri, 1924 yılında teslim ettiği bu doktorluk tezidir işte. Baştan sona kadar öfkeli bir hüzünle okunan, üniversite tezinden çok isyan manifestosuna benzeyen bir başyapıt.

1818 Budapeşte doğumlu Dr. Semmelweiss'ın 'asepti' buluşu tümüyle ampirik bir gözleme dayanır. Çalıştığı Viyana Hastanesi'nde, iki kadın doğum ünitesi vardır ve 1846 yılında, Prof. Klin'in öğrencilerinin yaptırdığı doğumlarda kadınların yüzde 96'sı lohusa hummasından ölürken, Prof. Bartch'ın ebelere doğum yaptırdığı bölümde ölüm oranı daha düşüktür. Pasteur'ün iltihap taşıyıcısı mikro organizmaları keşfine henüz 50 yıl vardır. Mikrop, virüs, basil bilinmemektedir. Semmelweiss, hastanedeki diğer hekimlerin ebelerin 'uğuruna', öğrencilerin 'uğursuzluğuna' yorduğu ölümlerin, öğrencilerin kadavraları kestikten sonra kirli ellerle doğum yaptırdıklarına bağlı olduğunu anlar. Yönettiği birimde doğuma girecek tüm hekim ve hekim adaylarının ellerini kireç suyuyla yıkatır ve lohusa hummasından ölüm oranını, bugünkü dünyamızın en iyi hastanelerindeki yüzdeye düşürür: 0.23! Temizlikle enfeksiyon arasındaki ilişkinin bu kör gözüm parmağına açıklığına rağmen, Viyanalı profesörler, salt genç bir doktor kendilerine gölge edecek korkusuyla Semmelweiss'ı ezer, yok ederler. Yetinmez, dünyanın her yanındaki meslektaşlarını da 'asepti'nin saçmalık, Semmelweiss'ın beş para etmez biri olduğuna inandırırlar. Ta ki Pasteur, ucube ve kıskanç YANLIŞIN karanlığında DOĞRUYU yarım yüzyıl sonra Semmelweiss'dan daha güçlü bir ışıkla aydınlatana kadar...

Doğruyu söyleyen dokuz köyden niçin kovulur? Niçin gerçeği savunmak, iyiliği yaymak bunca güçtür? Neden kötülüğe bedel ödenmezken, iyilik böylesine fedakârlık isteyen bir iştir, ben anlayamıyorum, siz ne dersiniz?