Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2003

Araf mahkumları

Radikal · 17 Ekim 2003

Kimine cennet, kimine cehennem ülkemiz Türkiye, aslında bir 'araf'. Ne yana savrulacağını bilemeyenlerin durağında, tıkış tıkış olgunluk trendini bekliyoruz milletçe. Ancak bekleyiş uzadıkça uzuyor, kimin yüzü ak, kimin yüzü kara bir türlü netleşmiyor ve geçici konum araf, kalıcı konuta dönüştü epeydir. Çünkü eskilerin 'kemale ermek' dedikleri olgunluk trendine bir türlü girilemiyor. Ya da binilemiyor. Aslında her gün geçiyor söz konusu trend, ama dolu geliyor, dar geliyor, birkaç kişi ite kaka binebiliyor içine, eriyor kemale. Zaten her gün artan toplumsal çoğunluk ise hep açıkta kalıyor. O çoğunluk demek olan Türkiye de sürekli cennet ile cehennem olmak arasında kararsız. Araf mı Türkiye, Türkiye mi araf, ayırt edilemiyor artık.

Niçin büyükçe bir olgunluk seferi konulmuyor bu arafa? Niçin toplumsal çoğunluğu içine alacak bir olgunluk trendi uğramıyor bizim tarafa?

Anlamaya çalışıyorum. Şaka bir yana: Niçin olgunlaşamıyor Türk toplumu? Anlamak için kuşkusuz soruna dönmek ve olgunluğun tanımını yapmak gerek. Zihinsel ve duygusal yetkinlik kazanımına, bilgi ve görgü gelişmişliğine, deneyim zenginliğine, olgunluk deniliyor. Zaten burada durmak gerekiyor, çünkü yalnızca tanımı bile, en azından benim gözlediğim kadarıyla, Türk toplumunun niçin olgunlaşamadığını gösteriyor.

Araf ülkemizde dünyaya gelen insanların çoğu, toplumsal tarihin kendileriyle başladığını düşünüyorlar. Sade vatandaştan politikacısına, en fazla, kendi bildiği geçmişi yaşanmış sayıyor ve deneyim olarak ancak kendi bildiğini ölçü alıyor. Her kuşak, bilineni yeniden keşfediyor. Kuşaktan kuşağa birikimi bir türlü bitiştiremeyen Türkiye'nin toplumsal fikir birikimi de yerinde sayıyor. Çünkü çok az kimsede, kişisel anlamda yaşanmamışın daha önce başkaları tarafından denenmiş olacağına ilişkin bir araştırma merakı var. Çok az insan, kendisinden önce neler yaşandığını okuyarak, öğrenerek kişisel bilgi alanını genişletmek ve başkalarının deneyiminden yararlanmak peşinde. O kadar çok insan, üstelik okur-yazar, kendi bildiğinin dışında bir bilginin varlığını, hatta varlık olasılığını reddediyor ki, bazen bu cehaletten bile öte, kendi bilmediğini yok sayan zihin darlığı karşısında dehşete kapılıyorum.

Örneğin, geçen çarşamba bu köşede yayımlanan yazımda,1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti'nin okullarda o güne değin isteğe bağlı, yani isteyenin katıldığı din derslerini zorunlu hale getirdiğini yazmıştım. İnanılmaz sayıda okurdan, yanlışımı(!) düzeltmem için uyarı aldım. Bu sözümona okur ve taslak yazarlar, 'Aman efem, böyle bir hatayı nasıl yaparsınız? Okullarda zorunlu din dersi, 1980'den sonra Kenan Evren icraatıdır!' diye şaşmışlar. İşte size, kuşkusuz 1970'lerde doğup din dersleri zorunlu değilken okuyup, kendilerinin yaşamadığı tarihi yok sayanlardan bir kesit. Zahmet edip, bir kitap açıp, üstelik kaynak da vermişim, Büyük Larousse demişim; bakmamışlar daha önce de böyle bir zorunluluk vardı da, benim kuşağım yaşamadı mı, diye. Çünkü tarihin, kendileriyle başladığını sanıyorlar. Referansları, salt kendi yaşamları ve kısıtlı deneyimleriyle sınırlı.

Türkiye'de din dersleri ilk kez DP hükümeti tarafından 1950 yılında zorunlu hale getirildi okullarda. 1965 yılında iktidara gelen AP iktidarı döneminde, tam olarak 1966 yılında Süleyman Demirel hükümeti tarafından, çok doğru bir kararla ve sessiz sedasız zorunlu olmaktan çıkarıldı. 1981 yılından öteye Kenan Evren ve şürekası, yani askeri cunta tarafından yeniden zorunlu kılındı.

Şimdi ben böyle bilgileri sıralayınca, kimi okurlar da 'Yaşınız kaç, bunları nasıl bilirsiniz?' diye şaşıyorlar. Zaten onlar için 'yaşamadığım ülke hakkındaki bilgim' de bir muamma ve Türkiye üstüne, üstelik pek de yanlış olmayan yazılar yazmam da anlaşılır gibi değil. Hatta, muamma, mükerrer, tekerrür gibi sözcükleri bilebilmem, akıllara seza...

Oysa ben haddini bilen normal bir insanım. Yalnızca tarihin benim kuşağımla başlamadığını anladım ve geçmişte neler yaşandığını okuyarak öğreniyorum. Bin kelimelik de bir Osmanlıca dağarcığım var, bir dil zenginliği olarak kullanıyorum. Kimsenin artık okumadığı kitapları, yazarları okumaktan da zevk alıyorum. Kısacası dünyanın her yanında her olağan insanın yapması gerekeni yapıyorum, o kadar. Ama Türkiye kendisiyle başlayıp biten allamelerle dolu. Yok olan yeterli sayılınca, araf da olgunluk kazandırmıyor topluma.