Abidin’in elleri
Radikal · 5 Kasım 2003
Kimi insan elleri incedir, zariftir, uzar gider parmakları. Güzeldir. Hiç bir işe yaramasalar da güzel. Kiminin elleri ise kalın, avuçları kunt, parmakları küt. O ellerin güzelliğini, uyandırdıkları hayranlık belirler. Piyanistlerin tırnaklarını tuşlara göme göme edindikleri güçlü parmaklar güzeldir, çünkü o tuşlardan çıkardıkları ses güzeldir. Picasso’nun pençesi, tuttuğu fırçadan, yoğurduğu topraktan çıkan eserle özel. İyi şeyler yapan eller, çirkin olsalar bile güzeldirler, kısacası.
Abidin Dino’nun elleri öyle de güzeldir, böyle de güzel.
İstanbul’da son gecem, Beyoğlu Maya Sahnesi’nin fuayesinde dostlarımla söyleşiyordum. Uzakta olmanın bedeli, iyi şeyler yapmak için doğan ve yaşayan insanların el birliğiyle yarattığı bu güzel tiyatro/atölyeyi birinci yılının sonunda, ilk kez tanıyordum. Kapıda yıllardır görmediğim bir dost, Metin Deniz’in ince uzun silüeti belirdi. Meğer Maya’nın mekanı, Nihal Koldaş’ın sabırlı ısrarıyla üç yıl önce Metin Deniz’in ellerinde biçimlenmiş. Bugün Maya Sahne etkinlikleri Nilgün Koldaş tarafından yönetiliyor, Metin’in atölyesi de tam karşıda, tiyatronun sembioz komşusu... Elimden tuttu, “Gel sana bir el göstereceğim...” dedi, fuayeden atölyesine götürdü. İki adımda bir dünya değiştirdik ve onun müze atölyesine gittik. Bronz bir el vardı, masasının üstünde. İşaret ve küçük parmakları bir çift şehla göz gibi ayrık, orta ve yüzük parmakları hafif bir eğimle birleşmişti. Zarif tutulmak istenmişti, anlayacağınız. Estetik kaygusu olan bir duruş, Da Vinci’yi anımsatan bir uzanış. Hemen tanıdım: Abidin’in eliydi... Öksüzü, sakarı, solu değil. Sağ eli. Yaratanı, çizeni, resimleyeni. Sonra bir fotoroman çıkarıp koydu önüme, Metin.
Abidin Dino’nun elini alçı kalıba alırken çektiği fotoğrafları. Son karede, gözlerinde muzip bir gülücük, dudağında cigara, alçılanmış elini ölümsüzlüğe bir selam gibi kaldırarak, objektife bakıyordu Abidin. Bakıyor, hala.
Ve Metin Deniz, öyküsünü anlatıyor:
Ölümünden iki yıl önceydi. Bir ömür ayrılıktan sonra ilk kez Türkiye’ye gelmişti. İnsan ellerini seven, insan ellerini çizen, yontan onun elleri unutulmamalıydı elbet. Metin, o sıralar Cihangir’deki atölyesinde sağ elinin kalıbını çıkardı Abidin Dino’nun. Aradan günler geçti. Alçı kalıp henüz bronza dökülmemişti. Atölyenin kapısı çalındı. Gelen Abidin’di. Metin’i sordu, yoktu, Fransa’ya gitmişti iş için. Karşılayanlar, hizmette ve saygıda kusur etmediler tabii. Abidin, elinin alçı kalıbını görmek isteyince, koşup getirdiler.
Abidin Dino, elinin alçı kalıbını eline aldı. Ve atölye çalışanlarının şaşkın bakışları önünde, cebinden bir manikür takımı çıkardı, kendine özgün zerafet ve dinginliğiyle elinin alçı kalıbının tırnaklarını törpüledi, düzeltti, üzerlerindeki fazlalıkları deri dipleri gibi özenle temizledi. Kimbilir hangi gece uykusuna düşmüştü, heykel elinin bakımsız olabileceği! Manikürün mükemmel olduğuna kanaat getirince, geri verdi kalıbı. Artık bronza dökülebilirdi eli.
İşte böyle biriydi Abidin.
On yıl olmuş onu yitireli. Onun yaşadığı kentte yaşamak daha güzeldi. Paris, daha güzeldi onunla. Abidin Dino ile çok az gazeteciye güvendi, çok az röportaj verdi basına. Onunla en son ve en uzun röportajı yapmak onuruna eriştim. Sevgili Güneş Buharalı’nın TRT için gerçekleştirdiği eşsiz, çünkü Melih Cevdet Anday ile Abidin Dino’yu bir araya getiren tek belgeselin çekimine, ikisi de razı eden “güvenilir kişi” olmak gururunu yaşadım. Düşünüyorum da... Gerçek zenginlik belki de bunca sıradışı, olağanüstü insanlar tanımış olmak. Çünkü anılar. Çünkü unutulmayanlar. Çünkü yazılmış ve yazılacak olanlar.
--------------------------------------------