Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2003

Uygarlık kemirgenleri

Radikal · 8 Kasım 2003

Kimi sevinçler, ağlatır. Ben de ağlayacak kadar sevinçli bir hafta yaşadım Türkiye'de. 'Çok uzak, acaba gelirler mi?' diye titreye titreye gittiğim TÜYAP Kitap Fuarı'nda, önce Karadeniz salonunu dolduran okurlarımın çokluğuna, ardından iki buçuk saat uzayıp giden imza kuyruğuna inanamadım... Gencecik okurlarımın bir gelecek, yüzleri gibi aydınlık bir gelecek beklentileri karşısında ağlayasım geldi; kızlarının, oğullarının kollarına tutunarak gelen ninelerin, dedelerin önünde eğilesim. Ve eğildim.

Utançla karışık bir duyguyla, 'Ben bu kadar sevgiye layık mıyım?' diye düşünüyorum hâlâ. Nasıl düşünmem? İzmir'den, Ankara'dan kalkıp gelenler vardı. Demek Türkiye'de yalnızca palavra politikacılar şakşaklanıp, paçavra yazarların peşine düşülmüyor. Mükemmeli başaramasa bile 'iyi'yi şavullayan, inanılanı değil inandığını savunan, sürünmeyip ayakta durmaya çalışanlar da prim yapıyor, hâlâ ve her şeye rağmen... Üstelik o gün, bir kez daha farkına vardım: Benim okurlarım farklı. Onlardan öğreneceğim çok şey var. Örneğin babama olağanüstü benzerliğiyle beni şaşırtan bir

okurum, 'türban' sözcüğünü kullanmamamı, çünkü gerçek anlamında erkeklerin kullandığı bir baş sargısı olduğunu ileri sürdü. Doğru. Avrupa'da da 'türban' dediğinizde, erkek sarığı anlıyorlar. Önce hak verdim

okuruma. Ancak sonra araştırdım: Fransızca sözlüklerde, hem kadın, hem erkeklerin baş sarmak için kullandığı uzun örtü olarak geçiyor. Büyük Larousse'a ise, tümüyle şimdi kullanıldığı tesettür başlığı anlamıyla girmiş. Dolayısıyla Türkiye'deki kullanımı açısından hata yok. Fransa'da ise sözlük mücadelesine girmektense, halk diline yerleştiği gibi 'İslam örtüsü' demekte yarar var: Voile İslamique.

Cennet meraklılarının cehenneme çevirmeye çalıştığı ülkemde geçirdiğim hafta içinde, beni şaşırtan ikinci olay, 31 Ekim'de yayımlanan 'Ayrımcılık mı dediniz?' başlıklı makaleme gösterilen olağanüstü ilgi oldu. Oysa çok basit, basitten öte, kör gözüm parmağına bir gerçeği, bir 'besbellilik' dile getirmiştim: İslamiyet'te kadın erkek eşitliği yoktur. Kadın, Tanrı'nın önünde erkekle eşit değildir. Zaten camiye erkeklerle birlikte girememesinde, birlikte saf tutamamasında, namaz kılamamasında, bu eşitsizlik apaçık ortaya konulmaktadır. Tanrı'nın huzuruna bile erkekle birlikte çıkamayan kadın; bırakın kamu alanını, kimi özel ve eğlence ya da dinlence alanlarında, yani evler, havuzlar, plajlarda bile erkeklerle aynı mekânı paylaşamamaktadır. Haremlik, selamlık durumları, tesettür plajları bu eşitsizliğin ifadesidir. Üstelik kadın, hem erkeğe eşit değil, hem de bir 'günah' objesidir, dolayısıyla başı, böğrü, bileği erkeği günaha 'kışkırtmayacak' biçimde saklanmakta, bu saklılığa da tesettür denilmektedir. Bu durumda türbana karşı olmak ayrımcılık değil, türbanın ta kendisi ayrımcıdır. Türban ve tesettür kadını erkekten, erkek toplumundan ayırmak için icat edilmiş olup, eğer gerçekten peygamberin kav-

liyse ve Kuran böyle yazıyorsa, bizzat İslamiyet dini kadın-erkek ayrımcısıdır. Hal böyleyken, türbanlıların sokulmadığı laik mekânlara ayrımcı ve türbanlıları davet etmeyen laik devlet başkanına 'Ayrımcılık yapıyor' denilemez. Asıl ayrımcılık, özellikle eşitlik ilkesi üzerine kurulan demokratik düşüncenin, kadının Tanrı'nın huzurunda bile erkekle eşit olmadığının sembolü tesettürü, türbanı kabullenmesidir.

Meğer 'ayrımcılık yapılıyor' naraları atan asıl ayrımcılara karşı böylesine arı duru, basit bir temel savunması, kimsenin aklına gelmemiş şimdiye kadar. Laikler sevinçli bir 'oh' çekerken, dinciler ilk kez 'sessiz' kaldılar bu makaleme karşı. Oysa ne zaman din üzerine bir yazı yazsam, papuç kadar dil uzatırlar. Ama bu kez, söyleyecek sözleri yoktu. Çünkü üç tektanrılı din arasında, yalnız İslamiyet reddediyor kadınla erkeğin birlikte ibadetini. Yalnız camilerde kadın erkekle birlikte saf tutamıyor. İslamiyet'te kadın-erkek eşitliğini sağlayan, kadını 'günah objesi' olarak tesettüre sokmayan Aleviler, ayrımcı Sünni ve Şiiler tarafından sevilmedikleri gibi cemevlerinin ibadet yeri sayılması

için yüzyılların geçmesi, AB'nin bastırması gerekti...

O da daha tam anlamıyla değil, örneğin Başbakan'ın kafası basmıyor cami/cemevi eşitliğine henüz!

Belki duymuşsunuzdur, AB ülkeleri arasında laikliği anayasal çerçevede yazılı iki ülke var: Fransa ve Portekiz. Bir de AB adayı, biz. Diğerleri, laikliği pragmatik anlamda uyguluyorlar ya da uygulamıyorlar. Bu açıdan Fransa'nın giriştiği bir hukuk süreci, bizim için önemli: Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, Fransız devrimi ve devletini örnek alarak kuruldu. Ve Fransa, 2004 yılı başında çıkacak bir yasayla türban yasağı koymaya hazırlanıyor. Laik olmayan Almanya'nın bazı 'lander'lerinde de aynı girişim söz konusu. Dahası, size TÜYAP'ta söylediklerim şimdiden doğrulanıyor, hemen tüm Avrupa'da benzeri yasakların eli kulağında, herkes soluğunu tuttu Fransa'yı bekliyor. Neden mi? Yarın anlatacağım.