Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2003

Kanaviçe terörü!

Radikal · 28 Kasım 2003

İslamcı terörün yalnızca ifadesi bile, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın kanına dokunuyor, duyduğu zaman tahammül edemiyor, dayanamıyormuş. Oysa onun kanına dokunan ifadenin eyleme geçmiş biçimi, başkalarının kanını döküyor. İslamcı terör, İstanbul'da binden fazla insanın kanını akıttı, 65'inin canını aldı; bizim başbakan, hükümet, iktidar partisi ve basınını ise 'semantik' bir telaş. Neymiş? İslam'la terör sözcükleri bir arada anılamazmış! Peki ne diyeceğiz bu teröre?

Vampirizm desek? İfadesi kana dokunup, eylemi kan döktüğüne göre... Ama olmaz.

Çünkü vampir, döktüğü kanı içer. Bunlar dökmekle yetiniyorlar. Demek ki vampir değiller.

Zaten kendileri kim olduklarını söylüyorlar. Bizim hükümet tutturmuş, n'ayır, n'olamaz, değilsiniz, diye. Garip bir manzarayla karşı karşıyayız: Terör suçluları ve suçluları cezalandırması gerekenler, İslamiyet'i paylaşamıyorlar. Bir başka deyişle failler diyor ki en hakiki Müslüman biz, mağdur temsilcileri diyor ki hayır, biz!

Gel de çık işin içinden. Peki bu teröristleri hangi kisve altında arayacak ve bulacak devlet? Hükümet, 'Kırmızı Kitap' diye anılan İç Güvenlik Strateji Belgesi'nde yetkililerden 'İslami' ve 'İslamcı terör' yerine 'dini motifli terör' ifadesinin kullanılmasını istemiş. Herhalde bir bildikleri var: Belki de Pakistan'daki El Kaide kamplarında 'kanaviçe' dersleri almışlardır! Çeçenya ve Afganistan'daki şeriatçı mücahitler arasında cüppe ve şalvarlarına ibrişimle İslami işlemeyi, iğne oyasıyla Ya Allah yazmayı öğrenmişlerdir, tabii Arapça!

Kanser hastalığına kanser denilmezdi, bir zamanlar. 'Onulmaz hastalık'tan ölününce, mevtanın kanserden öldüğü anlaşılır, ancak hastalığın adı 'şeytan kulağına kurşun', 'ağzımdan yel alsın' korkularıyla tahtalara vura vura anılmaz, çağrılırsa gelir sanılırdı çünkü. Ama kanser, adının anılmadığı dönemlerde bugün olduğundan daha çok can alırdı. Çünkü belirtileri bilinmez, bilinmek istenmezdi. Ne zaman ki adı konuldu ve insanlar erken teşhis konusunda aydınlatıldı, o zaman hastalığı yenmekte mesafe alındı.

Adı konulmayan kötülük, yenilmez! Çünkü köküne inilmez. Fakat kötülüğü adlı adınca söylemek, yazmak, herkesin harcı değil. Cesaret isteyen bir iş.

İşte ben dün böyle bir cesaretin hesabını, hırsıza hırsız, yolsuza yolsuz demenin karşılığını, Paris Adliyesi'nde vermek üzere hazırdım.

Yıllarca devletin kesesinden ihale yiyen, zaten ihale yiyebilmek için düzmece şirketler kurup, ihale alamaz olunca Türkiye düşmanlığına soyunan bir sahtekârın, aleyhimde Fransa'da açtığı üç davadan birinin karar öncesi son duruşmasıydı. Savunmam hazırdı.

Ama yargılanamadım. Çünkü beni mahkûm ettirmeye çalışan taraf hazır değildi! Duruşma mart ayına ertelendi. Zaten aynı şahsın Türkiye'de aleyhime açtığı dört dava da ertelenip duruyor, nedense hep karşı taraf hazır olamıyor bir türlü!

Ancak bu davalar, bana bir kez daha yaygaracı düzenbazların cesur insanları sindiremediğini ve susturamadığını gösterdi. Dün duruşmanın ertelendiği, fakat savunmamı sunduğum mahkemede, lehime yazılı tanıklık yapmaya bir an bile tereddüt etmeyen Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi, CHP Milletvekili Abdülkadir Ateş, Sipa Press kurucusu Gökşin Sipahioğlu, Teker S.A. Yönetim Kurulu Başkanı Mümtaz Teker, Büyükelçi Tanşuğ Bleda ve davacının eski ortağı organizatör Ahmet San'a; verdikleri belgeler dolayısıyla Galatasaray Üniversitesi Rektörü Erdoğan Teziç ile Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'ne, içten teşekkürlerimi sunuyorum.

Dürüst gazeteciliğe ve şahsıma verdikleri çok değerli desteklerini asla unutmayacağım.

Mahkemenin kararı ne olursa olsun, Türkiye'yi kurda kuşa yedirmeme mücadelesinin onurunu başım dik taşıyacağım.