Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2003

Mantık yok mantı verelim

Radikal · 30 Kasım 2003

Türkiye'nin başına gelenleri BİR tümcede özetlemek gerekse, benim söyleyeceğim tümce: "Okullarda felsefe dersini kaldırıp, din derslerini zorunlu kılmanın sonuçlarıdır" olurdu. Bugünlerde herkes, olanlara bir mantık arıyor. Kimisi teröristlerin mantığını, kimisi AB'nin Türkiye'yi terörle baş başa bırakan mantığını sorguluyor. Oysa karşı tarafın mantığını anlayabilmek için de belli bir mantık sahibi olmak gerektiği, kimsenin aklına gelmiyor. Dolayısıyla karşı tarafın, yani halefin, hatta düşmanın mantığına ilişkin yapılan yorumlar saçmalıktan ileri gitmiyor.

İstanbul'a yapılan dört suikast sonucunda, Türkiye yalnız sarsılmakla kalmadı, Türkiye'yi yönetenleri olduğu kadar, Türkiye'de olup bitenleri anladıklarını ve geleceğini öngördüklerini sananların mantıkları çarpıldı. Birinci saçmalık, ülkemizi vuran terör felaketinin, 'uluslararası bir merhamet duygusu uyandırarak Türkiye'yi AB'ye yaklaştıracağı' kanısı oldu. Ve bu devasa yanılgıya yalnızca, artık deneyimsiz ve donanımsızlıkları iyice ortaya çıkan AKP iktidarı ve yandaşları değil, Avrupa konusunda

'bilirkişi'lik oynayanlar, Filistin Zeytin Dağı uzmanı ve Osmanlı kalıntısı

lafazanlar da düştü. Hatta bu zekâ haddini bilmezler, 'Bu terörün bize bir iyi, bir kötü haberi var, kötüsü bizi vurdu, iyisi Avrupa'ya yaklaştırıyor,

Türkiye artık AB'li..' diye yazılar yazdılar. Çünkü mantıkları, aslında acıma ve yardım duygularına prim vermekle daha insani içgüdüler taşıyan Şark mantığıydı. Bu insanlar, istedikleri kadar 'Batıcılık' oynasınlar,

'Almanya bizi sever, çünkü birlikte savaştık', 'Pakistan kardeş millet' gibi basmakalıp klişelerle yetiştirilmiş ve klişeleri asla aşamamış Şark kuşaklarıdır. Oysa Garp mantığı acımasız ve soğuktur, uluslararası politikada dostluk yok, çıkar ilişkileri vardır, bunu bilmek için de allame olmak gerekmez, felsefe ve mantık eğitimi görmek yeter.

Anlaşılan beyin donanım haddini yeterli bulan hükümetle zekâ haddini bilmeyen güdükler birbirlerinin düşüncelerinden besleniyorlar ki...

Siz şaşırdınız mı bilmem, ama ben, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın İtalyan gazetesi Corriere della Sera'ya verdiği ve 'terörü AB kilidine anahtar' gibi gösterdiği demecinde gerekçesini güçlendirici kanıt olarak: "Türkiyem hedef ve saldırı altında. İtiraf etmek gerekirse, TEK TESELLİMİZ EYLEMCİLERİN YERLİ OLMASI. En azından yabancı teröristler ülkemize sızmamışlar..." sözlerini duyunca, küçük dilimi yuttum!

Tayyip Erdoğan bu mesajıyla Avrupa'yı, 'Merak etmeyin, bize sizi öldürmek isteyenler saldırmadı, saldırganlar yabancı değil, biz bizi öldürmüşüz!' diye rahatlatmayı düşünüyordu. Onun tam tersi mantığı güden Garp mantığı ise aynı sözlerden (zaten bulgulardan da) 'Amanın Türkiye, İslamcı terörist kaynıyor, demek Türkiye'de böylesine büyük saldırıları

gerçekleştirebilecek örgütler ve örgütleri besleyecek ortam var!' sonucunu çıkardı ve önce UEFA, ardından çok daha vahimi Avrupa Konseyi, bir anda Türkiye'yi izole ve tehlikeli ülke ilan etti.

İkinci büyük saçmalıksa, yine Başbakan'ın telefona sarılıp UEFA'nın kararına karşı İtalyan halefi Berlusconi'den destek istemesiydi, sayın okurlar. Çünkü futbol için uluslararası destek arayan bir başbakanın, hemen ardından gelen Avrupa Konseyi kararı için kimseye telefon açacak yüzü kalmaz ve kalmadı. Sonuç, tam bir bozgun olup Türkiye'nin en üst düzeyde 'karizmayı çızdırması'dır.

Ülkemizle dayanışmak yerine dışlayan Avrupa Konseyi kararı, Türkiye'yi kana bulayan teröre 'İslamcı' demek kanına dokunan Tayyip Erdoğan'ın, nesine dokundu, bilmiyoruz. Ancak benim kanıma, işte bu karar dokundu. En aşağılayıcı noktası, aynı gün tehlikeli ilan edilen iki ülkeden biri olmasıydı Türkiye'nin. Diğeri, Gürcistan'dı. Türkiye ve Gürcistan. Böyle büyük bir tarih, böyle büyük bir coğrafya ve dev bir nüfusla, 80 yıllık bağımsız, demokratik bir cumhuriyetin sonunda, 10 günde indirgendiğimiz yere, düşürüldüğümüz ölçüye, çaresizliğe bakın. Küfür gibi değil mi sizce?

İstediğimiz kadar iade edelim hakareti, bağıralım, çağıralım Avrupa'nın kalleşliğine, ihanetine, vb. Ama gerçekleri görelim: Ne AB'ye girmek bir 'sempati' sorunudur, ne Şark'a aidiyet ya da ABD'ye teslimiyet bir 'empati' sonucu. Bir ülkenin geleceğine yönelik siyasal, sosyal ve ekonomik tercihleri vardır. O tercihleri yaparken de, uygun mantığı benimsemiş olması gerekir. Eğer Türkiye, AB'ye girmek istiyorsa, AB'nin kendisini istemediğini, ancak AB'yi kendisini kabule mecbur bırakmak gerektiğini bilmelidir. Bu zorunluluk da Avrupa'dan istikrar, demokrasi, güven almaktan değil, Avrupa'ya verebilecek istikrar, demokrasi ve güven ortamı sahibi olmaktan geçer.

'Her şeyde bir hayır vardır' mantığından, 'her şeyin bir açıklaması vardır', mantığına geçmek gerekir her şeyden önce. Ama akılyürütmeyi her türlü ruhbilimsel süreçten bağımsız yapamayan ve anlayamadığını 'Allah'ın işi', üstesinden gelemediğini, 'Allah'ın takdirine' bırakanlar için zor, hatta imkânsız bir değişimdir.