Tapınak çocukları
Radikal · 7 Aralık 2003
Gelecek yılın 8 Haziran sabahı, Paris yakınlarındaki Saint Denis basilikasının çanları 209 yıldır mezarını bekleyen bir cenaze için çalacak ve zamanın taşlaştırdığı minicik bir yürekten ibaret o cenaze, sonunda annesinin babasının koynunda ebedi huzura kavuşacak. Saint Denis basilikası 1753 yıllık bir tapınak ve 70 adet Fransız Kraliyet ailesinin kabri. Defnedilecek minik yürek, yedi yaşında kapatıldığı hapishanede on yaşında veremden ölen, Kral 16.Louis ve Kraliçe Marie Antoinette’in küçük oğlu, 17. Louis. Gömüleceği basilika önceden Kralların özel mülkiyetiydi, 1792’den beri devletin, yani kamu malı. Zaten minik yüreğin defin izni, geçen hafta Kültür Bakanlığından gelen şu kısa mektupla verildi: “Bourbon Sülalesi Vakfı, cenaze masrafları tümüyle vakıf tarafından karşılanmak koşuluyla 17.Louis’nin yürek naşını defnedebilir...”
9 Haziran 1795 sabahı bir gün önce ölen çocuğa defin ruhsatı versin diye Paris Temple Hapisanesi’ne çağrılan Dr. Philippe Jean Pelletan, cesetten çaldığı yüreği alkol dolu bir kavanozda kitaplığına sakladı. Doktorun ölümünden sonra gizlice elden ele geçen kavanozdaki yürek, her yeni “nöbetçisine” şeref üzerine yeminler ve devrim yangınından kurtulabilmiş kralcıların asalet damgaları vurulmuş devir tarih ve saat kayıtlarıyla geçti. Ancak rivayet muhtelif ve taş kesen minik yüreğin 17.Louis’ye ait olup olmadığını anlamak için bilimin DNA gizemini çözmesini beklemek gerekti. Marie Antoinette’in naşından alınan saç örnekleriyle yürekten alınan parçalar karşılaştırıldı ve iki ayrı devlet laboratuarından 19 Nisan 2000 günü gelen DNA test sonuçları, iki yüzyıldır “Pelletan Yüreği” adı altında mezar taşını arayan 17. Louis’nin cansız beden parçasına kimlik adını koydu, evet O’ydu!
Bourbon Kraliyet Sülalesinden Capet Oğlu 17. Louis’nun on yıllık yaşamı, bugün Fransa’da “Çocuk Hakları” yasasına temel oluşturan “kötü muamele mağduru çocuklar”ın simgesidir. 1792 yılında, yedi yaşında hapse atılan 17.Louis, yalnızca anne ve babasının giyotinle idamına tanık olmamış, Fransız Devriminini izleyen ve günümüz siyasal literatürüne “terör” kavramını kazandıran “Terreur” döneminin işkence kurbanlarından biridir. Hapisanede veremden ölene kadar açlık, soğuk ve fiziki kötü muameleye maruz bırakılan 17.Louis, kendisine yiyecek, sıcak giyecek ve “iyi” muamele karşılığında zamanın devrimci gardiyanları tarafından gerçek bir “beyin yıkaması”na tabi tutulmuştur. Küçücük çocuk annesi, babası ve ait olduğu dünyadan nefret etmeye koşullanır. Zaten idam edilen annesi, babası ve krallığa küfürler yağdırınca beslenip ısıtılarak ödüllendirilir, yeterince inandırıcı hakaretler yağdırmazsa aç, susuz bırakılarak cezalandırılır, itilip kakılarak aşağılanır...Ancak masum canını, çağdaş psikolojide Stockholm sendromu adı verilen “cellatlarına bağlılık” koşullanması da kurtaramaz. Üç yıllık bir işkenceden sonra verem alır son soluğunu.
Ne yazık ki dünya, bir kral oğlunun trajik öyküsünden iki yüz yıl sonra kötü muamele ve beyin yıkaması kurbanı milyonlarca çocukla dolu ve doluyor hala. Bu öykü bana, Türkiye’de yalnız sokağa atılan, dövülen, ırzına geçiren çocukları değil; sıcak yemek ve giyecek karşılığında gencecik bedenleri rahleler önünde diz çöktürülüp kafalarında takke ya da yasaklanmış saçlarıyla inna binna, anlamadıkları bir dilde beyinleri yıkanan, Allah korkusuyla titretilip, cehennem ateşiyle tehdit edilen ve özgür iradesi silinen, zaten öğretilen dışında düşünmesi yasaklı bilinçleri çağrıştırıyor. Üstelik onların yüreklerine iki yüz yıl saklanacak kadar ne önem, ne de değer verilecek...
-----------------------------------------------------------------