Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2003

Kıbrıs,Kıprıs

Radikal · 10 Aralık 2003

İnsan canı gözenekli olup, her gözeneğe yerleştirilen dosta 'canımın içi' diyebilmek, belki de insanlığın ta kendisidir. MERAL OKAY, işte benim can içre dostlarımdan biridir. Hatta boyuna posuna (daha çok posuna) uygunluk açısından emrine birkaç gözenek ayrılmış olup, ruhumda ferah oturması sağlanmıştır.

İki ay önceydi galiba. Telefondaki janjanlı kadife ses, 'Ben...' der demez, 'Meral!' diye tamamladım. Çığlık çığlığa bir sevinç fırtınasından sonra Meral, paris bay nayt modunu açıkladı: "Deniz yemek istiyorum cancağızım!" Hayhay. Kaç kişiyiz? Zaman Paris'te moda haftası, Meral benim, Hüseyin Çağlayan da Meral'in can gözeneği, Paris'te defilesi var. Meral'le bir saat baş başa Flore'dan sonra, üç kişi olacağız. Arkadaşımı deniz kabuğu babında şımartmaya kararlıyım, Petit Zinc'teki yerimizi sabahtan ayırttım. Öğleye doğru Meral tekrar telefon etti: "Bizim Hüseyin'in TAVUKLARI da geliyor," dedi, tabii ki sormadım Ligorin mi yoksa Sultan cinsi mi olduklarını, nasılsa akşama anlatır. "Kaç tavuk?" dedim, ikiymiş. İyi güzel. Petit Zinc'e tekrar telefon edip rezervasyonu beşe çıkardım. Rezervasyoncu adam o ana kadar nazikti...

Baş başalık kavuşmamız duygulu bir andı. Meral Okay, efsane eseri Asmalı Konak'tan boşanmanın dayanılmaz hafifliğini Paris kaldırımlarında ekose mini eteğiyle uçuşarak yaşıyordu. Cafe Flore'da çene çalarken, telefon geldi, bizim restoran takımı çoğalıverdi. Tekrar Petit Zinc'i aradım tabii. Rezervasyoncu adam, artık Fransızlaşmıştı. Hayır efendim, bir cumartesi gecesi yedi kişiye rezervasyon yapamazlardı. Sekize çeyrek kala tam takım lokantada olmazsak, bırak deniz kabuklarının dolusunu, boşunu bile yalayamazdık, nokta!

Meral'le birlikte tam sekize çeyrek kala lokantanın önündeydik, "Biz oturalım, onlar da geliyor..." dedik ama nafile. Beklediğimiz tam takım hem bir türlü gelmiyor, hem de Paris taksileri DE üç yolcudan fazla almadığından bölünmüş durumdalardı. Önce birinci taksi geldi, iki dost indi. İkinci taksiden ise Hüseyin Çağlayan ve 'tavukları'. Sonunda buluşmuştuk. En büyük mucize, lokantada yer bulundu ve masamıza oturduk. Ve ben, Hüseyin Çağlayan'ın iki muhteşem 'ana'nın 'civcivi' olduğunu kavradım sonunda.

Biri gerçek annesi, diğeri teyzesi, koruyucu ve şımartıcı anaçlarına Hüseyin 'tavuklarım' diyor bizzat, şefkatle. Hüseyin Çağlayan, ünü Londra'dan dünyaya yayılan Kıbrıs doğumlu bir Türk modacısı, biliyorsunuz. Anaç 'tavukları' halen KKTC'de yaşıyor ve Hüseyin yeryüzündeki tüm defilelerine getirtiyor onları. Çünkü onlar, Hüseyin'in uğuru, sevgi limanı, 'matrix'i. Defile sırasında kendilerine ayrılan baş köşelerde oturup oğullarının yarattığı modelleri seyrediyorlar sanmayın. Umurları değil. Onlar perde arkasında kalıp iki manken arasında kreasyonlarına son rötuşu yapan 'civciv'lerini besliyorlar. Biri dolma yapıp getirmiş oluyor, öteki börek, Ana Vatan Kıbrıs'tan. Hüseyin'in locada elleri meşgul tabii, zaten hayır diyecek durumda değil, biri ağzına börek tıkıyor, diğeri dolma. Paris'e de Kıbrıs'tan sabah yaptıkları el hamuru, gönül nuru yemeklerle uçmuşlar, öğleden sonraki defilede civcivlerini doyurup rahatlamışlardı.

Bir ara, Hüseyin'in koruyucu meleklerine Rauf Denktaş ve Kıbrıs'taki iktidarı hakkında ne düşündüklerini sordum. "Çok iyi adamdır," dediler, "Çok iyi adamdır, Allah için, onun sayesinde huzur içinde yaşıyoruz Kıbrıs'ta!" Kofi Annan ve Kıbrıs planı hakkında ne düşündüklerini sordum bu kez. "Çok iyi adama benziyor, Allah için, plan da fena değil!" demesinler mi?

Kıbrıslı Türklerin kararsızlığını bana en iyi yansıtan bu muhterem anneler oldu bugüne kadar. Lafın devamı, cumaya.