Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2004

AB’ye ortak üyeliğe doğru

Radikal · 7 Ocak 2004

Masada dokuz kişiyiz. Onur konuğu ak saçlı, ama masmavi gözlerinin pırıltısı belki de işlek zekâsı sayesinde hiç sönmemiş, yaşlılığı yakışıklı bir adam. Öyle bir adam ki, meslek yaşamında varabileceği en üst mevki, dokuz yıl önce altın tepsi içinde sunulduğunda kendisine, elinin tersiyle itebilmiş. Önünde hiçbir rakibin tutunamayacağı cumhurbaşkanı adaylığını reddetmiş.

'Köklü Katolik aile' terbiyesiyle, sesini hiç yükseltmek zorunda kalmadan sözünü dinleten, yumuşacık gibi duran varlığının her zerresinden çelik gibi bir irade fışkıran bu adamdan nefret ediyorum. Ama aynı oranda, hayranlıkla karışık bir saygı besliyorum kendisine. Çünkü o, inandığını çekinmeden söyleyen ve söylediğinin arkasında kararlılıkla duran biri. Yavşak dostlara her zaman tercih ettiğim, seçkin bir 'düşman'. Kişiliğinden yayılan doğal otorite, sanki bir mıknatıs. Kendisi gibi düşünenleri çekiyor, düşünmeyenleri itiyor. Anlatıyor adam:

"İkinci Dünya Savaşı sırasında 10 yaşlarındaydım. Alman işgaline karşı direniş başlamıştı. Komünistler, gülücüklerle gidiyor ve geri dönmüyorlardı. Onları her gün savaşa uğurlayanlar arasında ben de vardım. Bazen duruyor, başımı okşuyor, benimle konuşuyor ve vedalaşıyorlardı. Çünkü geri gelmemek üzere gittiklerini biliyorlardı. Katolik olan ben, Tanrı'ya inananların inanmayanlardan daha üstün olmadıklarını, işte o zaman anladım, böyle öğrendim."

Bu sözlerin sahibi, bugünkü anlamıyla AB'nin mimarlarından, şimdi Fransız Sosyalist Partisi'nden AB parlamenteri, eski komisyon başkanı ve koyu Katolik Jacques Delors'dan başkası değil. Sekiz gazeteci, kendisiyle AB'nin gidişatını, genişlemesini konuşuyoruz. Yer, politikacı ve diplomatların rağbet ettiği bir Paris lokantası. Karşımızdaki masada, bir başka Türkiye karşıtı, bu kez iktidardaki merkez sağ, UMP'nin ağır toplarından Philippe Seguin yemek yiyor. Jacques Delors da Türkiye'yi AB'de istemeyenlerden. Üstelik AB komisyonundaki efsanevi geçmişi dolayısıyla, Türkiye karşıtlığında sözü en ağır basanlardan biri. İşte bu yüzden nefret ediyorum ondan. Ancak dikkatle dinlemekte yarar var söylediklerini, çünkü Türkiye'nin AB ile ilişkilerinde belli bir kesimin eğilimini temsil ediyor.

Örneğin: "Hukuk, AB'nin temelidir. ABD, biz Avrupalılara fazla hukukçusunuz derken, bir türlü anlayamıyorlar ki, Avrupa'da ilk kez elli yıldır süren barışı bu hukuk sağladı! Hukuktan çıkıldığı zaman, bütün dengeler altüst olur ve Avrupa tehlikeye girer. İşte bu hukuk gereğidir ki, Türkiye'nin AB süreci yarıda kesilemez. Sonunda 'Hayır!'a gelip dayanacağı biline biline, prosedürün sonuna kadar gidilmelidir!" derken, doğrulanması ya da yalanlanması aynı oranda olası bir varsayımı işaret ediyor. Demek ki Jacques Delors gibi düşünen kesim, Türkiye'nin hukuksal AB prosedürünü dibine kadar sürdürüp, karar aşamasına varıldığında,

'Olmaz!' demeyi planlıyor. AB'ye her yeni üyeliğin, üye ülkelerin ulusal meclislerinde tek tek onanması gerektiği düşünülünce, Türkiye'nin AB'den son kertede

ekarte edilmesi için, demek ki birkaç üye ülke ulusal meclisinin karşı kararına güveniyor bu kesim...

Ama bir olasılık daha var. Yine Jacques Delors'a göre, "AB, Türkiye sorunsalıyla birlikte kendi sınırlarını da arıyor!" Çünkü o sınırlar henüz çizilmiş değil. Ve naçiz yazarınıza kalırsa, Türkiye'nin AB kaderi şöyle gelişecek: Eğer beklenmedik bir sürpriz olmazsa ve hatta Kıbrıs'ta çözümsüzlük olasılığına rağmen, Türkiye'ye 2004'te müzakere tarihi verilecek. Ancak en az 10 yıl sürecek bu müzakere süreci içinde AB'nin yapısı da değişecek. Ve son kapsamda Türkiye, kuşkusuz Romanya, belki Britanya, hatta Polonya vb. ile birlikte, AB'nin asli üyeleri arasında değil, yeni bir terminolojiyle tanımlanacak ortak üyeleri arasında yer alacaklar. Bu olasılık, kötü değildir. Hem Türkiye'nin AB'de varabileceği en iyi konum olup maddi avantajlar sağlar, hem de ulusal alanda belli bir içişleri bağımsızlığı. İktidarı tesettürlü bir Türkiye'nin AB'ye asli üyeliği şimdilik mümkün görünmüyor.