Karlı havalar
Radikal · 24 Ocak 2004
Ölümünden birkaç ay önce annem, artık yalnızca pancereden gördüğü ağaçlara bakıp, “Bu kış yaman olacak!” demişti, ahengini unutamadığım o güzel sesiyle. Aylardan eylüldü oysa ve ılık bir sonbahar güneşinin anlayışlı gözlemi altında, ağaçlar yapraklarını henüz döküyorlardı. Şaşırdım. “Nereden anladın?” diye sordum canım anneme. “Ağaçlar tepeden soyulmaya başlarsa, kış sert olur!” dedi. Şaşkınlığım daha da arttı. Bana en yakın insanın, daha bana aktarmadığı bilgileri ve ondan öğrenecek daha çok şey olduğunu, ancak önümüzde zaman kalmadığını düşünerek hüzünlendim. Çok geçmeden öleceğini biliyordum.
Annemin dediği çıktı o kış.
O gün bugündür her yıl, ağaçlar yapraklarını dökmeye başladığında gözlerimi dört açarım. Gerçekten de geçen sonbahar, tepelerinden soyuldular önce. Ve ben oğluma, “Bu kış yaman olacak!” dedim, annemin kulaklarımda çınlayan sesiyle. Ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir doğa bilgisini ona da verdim.
İstanbul, tarihi kışlarından birini yaşıyor. Önceki gece Radikal ve Milliyet’te pek çok yoldaşım, gazetede mahsur kalmış, evlerine gidememişler. Hallerini gözümün önüne getirdim. Kimi sert halı kaplı zemine uzanıp, kimi iki büklüm masalara kapanıp sabahı ettiler herhalde. Hem içim sızladı, hem de imrendim, dersem inanırlar mı acaba?
Aynı duyguları, Bosna savaşından sonra ziyaret ettiğim Saraybosna “gazi”si Oslobodenje gazetesinde de yaşamıştım. Oslobodenje’nin muhteşem binasının üst katları tümüyle bombalanmış, matbaa makinalarının bulunduğu bodrum katı sığınak gibi yapıldığından sağlam kalmıştı. Gazeteyi çıkarmaya devam eden bir avuç idealist, elektrik olmadığı için elle çevrilen bir baskı makinasında beş yüz adet Oslobodenje’yi mum ışığında basıyor, yere serdikleri yataklarda yatıyorlar, tahta parçalarını yakarak ısınıyorlardı. Dünyayla bağlantıları, Avrupalı meslektaşlarının kendilerine verdiği tek bir sahra telefonuydu. Yedi gazeteciydiler toplam. Herşeyi kendileri yapıyordu. Yazıyor, diziyor, basıyorlardı. Soydaşları dışarıda birbirlerinin gözünü oyarken, Oslobodenje’yi yaşatanların dördü Boşnak, üçü Sırptı.
Elbette korkunçtu yaşadıkları koşullar. Gazete basıldıktan sonra, aralarından biri mermilerin altında koşarak çıkıyor, beş yüz adet Oslobodenje’yi kar, kış demeden, her an bir bomba düşebilecek sokaklarda dağıtacak olanlara ulaştırmaya çalışıyordu. Bazen BM’nin bir cipi, yardımcı oluyordu, bazen buldukları bir araba. Hiç bir vasıta olmadığı zaman, iki üç birden tehlikeye atılıyor, sırtlarında taşıyorlardı gazete paketlerini. Yoldaşlarından birini, öyle bir gün yitirdiler, bir havan mermisi altında. Kendisini aramaya çıktıklarında, cesedini kar örtmüştü.
Ama... Savaştan sonra gazetenin genel yayın yönetmeni olan Boşnak ve yazı işleri müdürü Sırp dostlarımın ikisi de hemfikirdi: Gazetecilik mesleğindeki en büyük mutluluğu, o korkunç koşullarda yaşamışlardı. Çünkü yaptıklarına en çok o zaman inanmış, işe yaradıklarını en fazla o zaman duyumsamışlardı. “Tüm kent, sokak başlarına çıkar, gazeteyi beklerdi...” dediler bana. Kuşatma altında, ateş altında Saraybosna’nın tek haber kaynağı, Oslobodenje’ydi... Kentte elektrik yoktu, su yoktu, odun, kömür bitmişti. İnsanlar bir yudum su için çeşme kuyruklarındaydılar ve ısınmak için bombalarla yıkılmış, yakılmış evlerden topladıkları tahtaları yakıyorlardı. Bosna’nın kışları malum.
Fedakarlıkla yapılan işe inanç, mutluluğa, doyuma dönüşür. İşte o mutluluğa imrendim ben de Oslobodenje’de bir; bir de önceki gece, bir köşeye bitap yığılmadan önce kuşkusuz birlikte çalışırken, zamansızlıktan edilmeyen sohbetler eden bizimkilere...
İyi de, İstanbul’da savaş yoktu! Yalnızca kar yağıyordu. Çünkü kıştı. Ve kışlar giderek sertleşecek anlaşılan, iklimler değişiyor. Elektrik trafoları bombalanmamış, deprem de olmamış. Sadece kar yağmış üstlerine ve kentin büyük bölümüne elektrik verilemiyor. Nasıl oluyor da her kış, bir öncekinden hiç bir ders alınmamışcasına, aynı çile, aynı rezillik yaşanıyor?
Acaba savaşmadığımız için mi, kara kışa yeniliyoruz, yoksa inanmadığımız için mi?