Savrulmak
Radikal · 13 Şubat 2004
Yaşam, doğum ile ölüm arasında uzanan bir zaman çizgisi. Hiç bir insan, yolun sonuna başladığı biçimde varmıyor. Ömür dediğimiz zaman diliminde, bir uçtan bir uca ister istemez ilerlerken, hiç birimiz aynı kalmıyoruz. Kimimiz evrimsel, kimimiz devrimsel değişime uğruyor, bazıları ise düpedüz savruluyor. Evrimselden başlangıç noktasını inkar etmeyenleri, devrimselden inkar ederek değişenleri anlayınız. Savrulanlardan ise inkarın kurtarmaya yetmediği, nedamet getirene kadar ezilen zavallıları.
Cem Karaca, işte bu sonunculardan. Ait olmadığı bir “emekçi/maraba” sınıfının içinde doğmadığı ve büyümediği yoksulluğunu seslendirip, paylaşmadığı bir köylülüğün kültür bayrağını sallayarak önce şöhret, sonra “istenmeyen adam” ilan edilen kentsoylu. Sığınmacı olarak yaşadığı gurbetten sonra dönebildiği Türkiye’de, ayakta ve hayatta kalabilmek için, zaten kendisinin olmayan idealleri, zaten üstünde eğreti duran etiketleri inkar etmekle suçlanabilir miydi? Oysa suçlandı. Ve Cem Karaca, olmayan günahını bağışlatmak için inkarla yetinmedi, kendisini vatandaşlıktan çıkaran ülkenin yeni değerlerine sahip çıkmak zorunda kaldı. Yeni değer diye sunulan, aslında “hortlak” bir geçmişten ibaretti: Cenazesi tekbirlerle kaldırıldı. Zaten 1994’ten öteye Fethullah Gülen’e 19.Yüzyıl Osmanlıcasıyla, “Nazik ve ince ve fedakar bir Osmanlı Türk münevveri olan zat-ı aliniz ki mağrur ve mahzundur...” türünden ağdalı mektuplar yazar; “Zat-ı alinizi daima gönlünüzdeki enginlik ve sevgiden kaynaklanan o tebessümlerle yad ediyorum,” kıvamında cevaplar alırmış.
Zavallı, zavallı Cem Karaca. Kendi değerlerini inkarla başlayan ömrü, benimsediği değerleri inkarla sürdü ve ana tarafını inkarla benimsediği hakim dine nedamet getirerek, teslimiyet içinde öldü. İşte budur savrulmak. Ve savrulmak için ezilmek, acı ve yokluk çekmek, çaresiz kalmak gerekir.
Kimileri savrulmadan değişir.
Hasan Cemal’in dün Milliyet’teki köşe yazısı, “İnşallah!” başlığını taşıyor ve yazar, 1970’lerde Kıbrıs’ı “Amerika’ya, emperyalizme yaranmak için satmak isteyenlere karşı” olduğunu, ancak değiştiğini ve artık çözüm istediğini: “Çünkü Kıbrıs’ta adil ve kalıcı çözüm herkesin ortak çıkarıdır, diye düşünüyorum. Ve bu çözümün Annan planı çerçevesinde bulunabileceği kanısındayım.” diye açıklıyor. Bu arada, aklına Kenan Evren’in aynı plan konusundaki sözleri geliyor. Hasan Cemal’in, “12 Eylül lideriyle hiç olmazsa bir konuda galiba aynı görüşleri paylaşıyorum,” dediği sözler: “BM’nin yeni uzlaşma metni, masaya oturulup görüşülebilir bir metindir. Kıbrıs İNŞALLAH kısa zamanda hal çaresine bağlanır. Böylece hem Kıbrıs Türkleri, hem Rumlar, hem Türkiye ve Yunanistan bu dertten kurtulur.”
İşte bu devrimsel bir değişim örneğidir, sevgili okurlar. Otuz yıl önce savunduğu görüşün yanlış olduğunu itirafla bugün tersini savunan bir gazeteciyle; Türkiye’nin beynini dumura uğratan, sol lobunu dilim dilim doğrayan ve bugün oturtulduğu dini ekseni çizen darbe liderinin de otuz yıl önce savunduğu Kıbrıs görüşünde nedamet getirerek, aynı diapazonda buluşmaları.
Bence bu buluşma çok güzel bir olgunluk. Hatalı olduklarını anlamışlar, yanlışın neresinden dönülse kazançtır, diye düşünüyorlar. Kendileriyle kesinlikle aynı fikirdeyim. Kıbrıs sorunu mutlaka çözülmelidir, Annan planı çerçevesinde çözülebilir, defalarca yazdım.
Ancak benim “devrimsel” bir değişim geçirmem ve otuz yıl önce söylediğimi inkarla nedamet getirmem gerekmedi. Evet, otuz yıl önce gazeteci değildim, ama meydanlar “Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacaktır!” diye inlerken, çoşku yerine kaygı duyacak kadar aklı başında bir lise öğrencisiydim. Düşüncelerimi tersyüz etmem gerekmedi, evrimsel değişim yetti.
Devrimsel değişimlere ise, biraz kuşkuyla yaklaşıyorum. Çünkü dün söylediklerinin bugün tersini söyleyenlerin, yarın bugün söylediklerinin tersini savunmayacakları ne malum?
Devamı yarına.