Ütopyalarımız ve biz
Radikal · 20 Şubat 2004
Sözlük açmak zahmetine katlanmayanların bile “gerçekleşmesi olanaksız hayal” anlamında kullandığı Ütopya, babası belli ender isimlerden biri. Bernard Werber’in “İzafi ve Mutlak Bilgi Ansiklopedisi”nde okudum: İngiliz yazar Thomas More, 1516 yılında yayımladığı ve hayalindeki ideal toplumu anlattığı kitabına, Yunanca olumsuzluk eki “u” ile yer anlamına gelen “topos”dan yola çıkarak Ütopya’yı yaratmış: Olmayan yer, ya da Düşülke.
Thomas More’un kitabında Ütopya, hayali bir adanın adıdır. Ve yazar, hayalindeki Ütopya’da yüz bin nüfuslu ideal toplumu yaşatır.
Ütopya halkını, aile toplulukları oluşturur. Her otuz aileyi, kendi seçtikleri Syphogrante adı verilen bir yargıç temsil eder. Yargıçlar kendi aralarında bir konsey oluşturur ve dört aday arasından bir yönetici seçerler. Yönetici, Prens’tir. Ölene kadar Ütopya’nın lideri olmak için seçilir, ancak ne oldum delisi olur ve diktatörlük taslamaya kalkarsa, alaşağı edilir.
Bir özgürlük toplumu olan Ütopikler, kendi aralarında barışçıdırlar. Ancak saldıran olursa, savaşırlar da. Ama kendileri değil. Paralı askerleri, daha doğrusu ütopik toplumda para olmadığı için mal mülk karşılığı tuttukları Zapoletleri dövüştürürler düşmana karşı. Üstelik, hepsinin er meydanında ölmesi koşuluyla. Böylece muzaffer Zapoletlerin kahraman olarak geri dönüp Ütopya’nın başına geçmek, düzenini askeri darbeyle değiştirmek olasılığı ortadan kalkar. İşlevi bittikten sonra kendi kendini yok eden bir savaş aracıdırlar.
Ütopya’da para ve kavramı yoktur. Açık pazarda herkes ihtiyacı olanı, ihtiyacı oranında alır. Pazarda alınacak mal olabilmesi için de, her Ütopya yurttaşının iki yıllık “vatani” görevi, tarımcılık tır. Zaten Ütopya’da tembellik de yasaktır. Ev kadını yoktur, din adamı, asilzade, uşak, dilenci de yoktur. Herkes bir işe yaramakta, ancak günde altı saatten fazla çalışılmamaktadır Ütopya’da...
Her ailenin evi, birbirinin aynıdır. Kapılarda kilit yoktur, çünkü hırsız yoktur ve benim malım, senin malın gibi bir alışkanlık yaratmamak için her ev ahalisi on yılda bir taşınmak zorundadır.
Yalnız hırsızlık değil, yalan dolan da yoktur Ütopik toplumda. Yalan olmayınca, karı kocaların birbirini aldatması da düşünülemez elbette. Eşini aldatanlar ve tabii bu kadar “ideal” bir adadan kaçmak isteyenler, “özgür insan” niteliğini yitirir ve köle olurlar. Köleler eski memleketlilerinin emrine girer ve çalışır babam çalışırlar.
Thomas More’un böyle bir toplum örgütlenmesine mekan olarak bir adayı düşünmesi boşuna değildir. Elinizi vicdanınıza koyup hayal edin, yaşamın tadı tuzu mu kalır, kim yaşamak ister bu koşullarda? Kaçıp kurtulmak, ağız tadıyla yalan söyleyip çalıp çırpmak isteyebileceklerin çok olacağını akıl ederek denizler ortasında bir ada düşlemiştir yazar. Bir düşünün: 16. yüzyılda değil de 21. yüzyılda tarif etmek gerekseydi Ütopya’yı, gazeteler ne yazar, televizyonlar ne söyler, haberciler hangi haberin peşinde koşardı?
Thomas More, İngiliz Kraliyet Şansölyesi ünvanına sahip “hümanist” bir diplomattı. Sekizinci Henri’nin Hristiyanlık dünyasını altüst eden kraliçe boşamasına karşı çıktığı için 1535 yılında kafası kesildi.
Ancak Ütopya’nın gerçekte var olmadığı pek o kadar kesin değil. Çünkü adı ve anlamı, beş yüz yıldır unutulmadı, en azından bir kitapta yeri var. Üstelik o kitap ki, on sekizinci yüzyılda kimine başka hayaller ilham ve sosyalizme arkaik de olsa bir örnek ikram etti. Thomas More’un kellesinden sonra epeyce baş yedi “ideal toplum” ütopyası.
Hayaller mi öldürücü, yoksa onları gerçekleştirmeye çalışmak mı, bilmiyorum. Ama insanlar yaşadıkça hayal edecek ve hayalleri uğrunda olmasa bile ölecekler zaten.
Belki bir ideal peşinde koymak son noktayı, eninde sonunda, size sorulmadan konulan noktadan daha insancıl.
_______________________________