İyi,kötü,dayak
Radikal · 2 Nisan 2004
Tarihte de böyle miydi, yoksa yakın zamanda mı arttı, bilmiyorum. Ancak Türkiye'nin bir 'şiddet toplumu' olup çıktığı kesin. Blucin giydi diye karısını bıçaklayan kocalar, sokakta yediği dayaktan sonra eve gelip oğlunu döven babalar, babasından yediği dayağın hırsını üstüne çıkıp tepindiği kız kardeşinden alan oğlanlar; toplumun gündelik meşguliyetleri
arasında yer alıyor. Dayakçı polis adiyattan sayılıyor; işkenceci olanı cezalandırmaya kimi yargıçların bile 'gönlü el vermiyor'. Teröristimiz bol, katilimiz mebzul. Kan davaları, töreler, çeteler, cinayetler, yaşamımızın ayrılmaz birer parçası.
Sizin de kafanızı kurcalıyor mu? Ben Türkiye'de şiddet olgusunun nasıl bulaşıcı hastalık gibi yayıldığı kadar, nasıl 'olağan' kabul edildiğini merak ediyorum. Daha doğrusu ediyordum. Çünkü artık biliyorum.
Ashley Montagu adlı etnolog, bundan 50 yıl önce yaptığı bir araştırmada, şiddete az başvurulan 'sakin' toplumlarda, çocukların dayak atılmadan yetiştirildiğine dikkati çekmişti. Katarine Rutschky ve Alice Miller ise, ortaklaşa yaptıkları bir çalışmada, 19. yüzyılda 'kara pedagoji' diye anılan çocuk terbiyesi yönteminin, Nazizm'le nasıl örtüştüğünü kanıtlamışlardı. Ama üçü de kadın olan bu araştırmacılardan en önemlisi Alice Miller. Çünkü dünyaya sesini duyurmayı başardı: Şiddetin anahtarı, çocuklukta görülen iyi ya da kötü muamele çekmecelerinde saklı. Herkes kabul ediyor artık: Dayak atanlar, mutlaka çocukluklarında dayak yiyenler. Katil, terörist, işkenceci olmaları, hep, hep, küçükken uğradıkları şiddetin derecesine ve ruhlarına gömdükleri etkinin büyüklüğüne bağlı.
Alice Miller, 1923 yılında Polonya'da Alman kökenli bir aileden dünyaya gelen ve Freud'un öğretisini felsefe doktorluğuyla birleştiren bir bilim kadını. Öğretisindeki yenilik, babadan oğula ya da anadan kıza geçen dayak alışkanlığının, önce yiyip sonra atanlar nezdinde, kötülük olarak değil, iyilik olarak kabul edilmesi konusuna getirdiği eleştirel bakış. Örneğin niçin 'Dayak cehennemden çıkmadır,' denmiyor da, 'Cennetten çıkmadır,' deniyor? Yalnız Türkçede değil, tüm dayakçı millet dillerinde: 'İyi bir tokat', 'Temiz bir kötek'ten söz ediliyor da, 'Kötü bir tokat', 'Pis bir kötek' olarak tanımlanmıyor dayak? Çünkü aynı zamanda sevilen çocuğu, kötülük olsun diye dövmek kolay değil. Hem dövülüyor, hem de 'Senin iyiliğin için!' deniyor. Canı yanan, gururu kırılan çocuk, sevdiği ana babasından nefret etmemek için, kendisini yediği dayağın iyiliğine inandırıyor zamanla. Ve büyüyünce, o da çocuklarını 'iyilikleri' için dövüyor. Kimi yargıçların, dayakçı ve işkenceci polisleri kayırmasının temelinde, kendilerinin de 'iyilikleri için dövülmüş ve dövmüş' olmaları yatıyor. Bilinçaltı bir suç ortaklığı var!
Alice Miller'e göre, şiddetin kötülüğü konusundaki bu çarpık bilgi, çocukları yedikleri dayağın 'acıtmadığı'na koşulluyor. Oysa bellek, yenilen tüm 'iyi' köteklerin izlerini taşıyor, bilinçaltına gömüyor. Ve bilinçüstünde eskiden yaşadığı acıları tümüyle reddeden çok sayıda insan, şiddete ve suça itiliyor. Yediği dayakları unutmayan ve acılarını anımsayabilenlerse, kendi erişkinliklerinde çocuklarına ya da başkalarına bu acıları çektirmemeye özen gösteriyorlar.
Adam olmak kolay değil. Ama gördüğünüz gibi, döverek adam etmek hepten olanaksız.
Tam tersine, iyilik için başvurulan şiddet, düpedüz kötü şiddeti besleyip büyütüyor.