Bir Şafak’sız bahar
Radikal · 7 Nisan 2004
Acı haber, sokağın köşesini dönmeden ulaştı. Üzüm gözlerinden yaşlar süzülüyordu, arkadaşımın. Arkadaşımızın. Kahvedan'a koştum soluk soluğa. Kapının önüne iki küçük saksı çiçek bırakılmıştı. Hani şu, gökyüzü mavileşince, esen soğuk rüzgârlara aldırmadan, 'Güzel günler görecegiz, kardeşlerim, güzel havalar yakın,' diye açanlardan. Ve sokaktan gelen geçenlere günlük mönüyü ilan eden karatahtanın üstüne, 'Hoşgeldin Bahar, Gülegüle Şafak,' yazılmıştı.
Toprak insanları bağrına çağırır, onlardan çiçek açtırır bahar aylarında. Bu bahar da Şafak'ı aldı aramızdan. Dün Burgaz Adası'nda koynuna girdi toprağın, narin bedeni, soylu ruhu, güzel yüreğiyle Şafak gelin.
Onu son kez gördüğümde, birbirimizi son kez gördüğümüzü biliyorduk, ikimiz de.
Kahvedan'da, sevgili, biricik oğlunu bekliyordu.
Barış, annesini yine Burgaz'a götürecekti. Karşısına oturdum, Şafak'ın. Hatırını sordum. Gözlerimle gözlerine, "Metin ol," diyordum. Oysa o metindi. Ben değildim. Acı çekmesinden endişeliydim. Gözünün arkada kalmasından. Kadere isyan etmesinden. Anladı kendisi için duyduğum korkuları. Her zaman, her şeyi anlardı zaten. Konuşmadan anlaşılan ender insanlardandı.
Susarak konuşulanlardan. Sorulmayan soruların yanıtı olarak önce, "İçim rahat," dedi her zamanki sakin ve kararlı sesiyle. "İçim rahat, çünkü oğlum kendisini kurtardı." Gözlerinin ışıldağını son kez yakarak, o biricik oğulun, Almanya'da felsefe bursu kazandığını anlattı. Mehmet Barış Albayrak, Boğaziçi Üniversitesi'ndeki branşı psikoloji olmasına karşın, yeteneği ve birikimiyle Almanya'da felsefe master'ı yapmaya layık görülmüştü. Sonra, sanki acı çekmediğini söylerse yetmez, inanmam diye, içimi rahatlatmak için adeta, bluzunu sıyırıp omzuyla boynunun arasına yapıştırdıkları bir beyaz yuvarlağı gösterdi:
"Morfin alıyorum!"
Bu kısacık tümce, aynı zamanda bir veda mesajıydı.
Mehmet Barış geldi. Anacığını, o güzel oğulun kolunda bir kapıdan çıkarken, Kahvedan'ın kapısından çıkarken uğurladım son kez.
Artık olmayan annemi, dilim ve damağımla özlediğimde, ablamın mutfağından sonra bulabildiğim mekân, Cihangir'de Kahvedan. Paris'e taşınan etli yaprak, pazı dolmaları, börekler ve enginarları, özenle plastik kaplara yerleştirip sızdırmayan ambalajlarla eve gönderen Şafak'ın, sanatçı
'dükkân'ı.
Oysa Şafak Kobaş, her şeyden önce müthiş bir hukukçu, çok iyi bir avukattı.
Fikirleri, oğluna verdiği isimden belli, bir buruk ilkeli. 1970'lerde, kadın haklarına adamıştı kendisini. Yalnız kadın hakları mı? Darbelerin biçtiği yaşamları, yarım kalan özgürlükleri savunmakla geçti kısacık, yarım yüzyılı görmeyen ömrü. Ciddi bir siyasiydi. Ciddi siyasi davaların yanı sıra, hepsi bir ideali, kaliteyi savunan sanatçı arkadaşlarının özel davalarına da bakardı. Öyle ki, sinema dünyasında bir sanatçı çift boşanmaya kalktığında, iki eşin birden avukatlığını üstlendiği
de görülmüş işlerdendi. Zaten çoğu kez, Şafak sayesinde ayrılmaktan vazgeçildiği de az değildi. Çünkü Şafak Kobaş, her iki tarafı da sever ve tutmadığı taraflar, aslında ayrılmak istemediklerinde hukuki imdada çağırırlardı onu. Son uğraşı, yine sanatçı dostlarını savunabilmek için telif hakları konusunda uzmanlaşmaktı.
Mutlu olmaktan çok, mutlu edebilmek için doğan insanlar vardır. İşte onların 'as'ı ve hasıydı Şafak. Kelebek bir günlük ömrünü nasıl dünyayı güzelleştirmek için harcarsa, Şafak da kısacık ömrünü kelebek gibi yaşadı.
Ailesi ve sevenlerinin başı sağ olsun.