Felaket geliyorum derken
Radikal · 16 Nisan 2004
TBMM Başkanı Sayın Bülent Arınç, TBMM'nin saygınlığına çok dikkat eden bir kişilik. Basın toplantısına, "TBMM sizlerin, bizlerin, yani tüm halkın temsil edildiği bir yerdir. Buraya saygı göstermek halka saygı göstermektir. Meclis'in saygınlığının artması, halkın, yani sizlerin de saygınlığının artması demektir," diye başlıyor ve "Nedeni nedir? Bunun karşılığı şeyini şey ettiğimin şeyidir," diye bitiriyor. Bence mahsuru yok. Demokrasi budur. Sayın TBMM Başkanı'nın herhalde bir bildiği vardır. Bizler, başkanı olduğu makamın saygınlığını herhalde sayın Arınç'tan daha iyi koruyacak değiliz. Sayın Arınç'ı sayın halkımız seçtiğine göre, eh, halkımızın saygınlığını da sayın Arınç'tan daha iyi temsil edemeyiz. Öyle seçene böyle seçilen uygundur, sayın halkımız Arınç'ın üslubunda kendisini, sayın Arınç da üslubunda saygın halkımızı bulur.
Zaten bu memleket, saygın bir memleket, sayın seyirciler. Evelallah kimsenin ağzından 'sayın' lafı düşmüyor. Herkes sayın. Başbakan, 'Sayın Denktaş' diye başlıyor, 'Sayın Denktaş' diye bitiriyor. KKTC Cumhurbaşkanı da aşağı kalmıyor. O da 'Sayın Başbakan' diye başlıyor, 'Sayın Erdoğan' diye bitiriyor. Birbirlerini çok saydıkları, her hallerinden olmasa da tümce başlarından belli. Bu kalite topluma da yansıyor tabii. Topluma yansıyınca, ana avrat dümdüz gitmek, oluyor size sayın sayın şey etmek. Saygınlığın bunca yaygınlaşması, elbette güzel bir şey, ama enflasyonist bir tırmanış gösteriyor.
Memleketin sayın muktedirleri gerek birbirlerini, gerekse sorunları ve seçmenleri sayın sayın sayarken, ülkeyi ulusal çapta şeydecek doğal bir felaket, gümbür gümbür geliyor ve başta politikacılar, alacağı can ve yıkacağı malları, 'Sayın kurbanlar' diye uyaracağa benzemiyor. Aslında belli bir dili var doğanın. Döndüğünce anlatmaya çalışıyor derdini. Radon gazı çıkarıyor, kaplıca sularını ısıtıyor, orayı, burayı hafifçe sallıyor, 'Yaklaşıyorum!' diye haykırıyor! 'Dün Bolu'daydım, yarın nerede olacağım belli değil, ama İstanbul 30 yıl içinde 7'nin üstünde sallanacak, önlem alın!' diyor. Ama hükümet anlamıyor. Çünkü Türkiye'nin bağımsızlığını tehlikeye düşürecek, ekonomisini çökertecek deprem, Türkçe (ya da Arapça) konuşmuyor. Oysa depremin dilinden anlayan bilim
adamları var, tercüme ediyorlar, anlatmaya çalışıyorlar politikacılara, önlenmesi mümkün olmayan felaketi karşılamaya nasıl hazırlanılması gerektiğini. Ne yapıyor peki hükümet? O dili, toprağın dilini en iyi çözenlerden Prof. Dr. Naci Görür'ü, bilimsel araştırmalarını besmele çekmeden açıkladığı, tahtalara vurmadığı ve 'Ağzımdan yel alsın' ya da 'Tövbe estağfurullah' diye sunmadığı için ekarte ediyor MAM'dan. TÜBİTAK'ı dağıtıyor, kendi adamlarıyla dolduruyor.
Zaman daralıyor, Marmara depremi mutlak bir gerçek. NATO'dan UNESCO'ya, CNRS'ten AB'ye, tüm dünya bu mutlak gerçeğin üzerine eğiliyor, Prof. Naci Görür araştırmaları için bu kurumlardan yardım görüyor, Ankara'da besmele çeken muktedirlerin biri bile Görür'ü çağırıp bilgi almak gereğini duymuyor. Mütevekkil bir iktidarımız var, tüm deprem hazırlıkları
'sonrası' için yapılıyor.
Oysa... Sonrası için yapılan tüm çalışmalar, yetersiz kalmaya mahkûm. 7'nin üstünde bir depremde, 5 milyon insanın evsiz kalması ve 1 milyon insanın ölmesi olası, sayın seyirciler. Bu sayıyı aşırı bulanlar, önce İstanbul'daki gerçek bina ve gecekondu sayısını açıklasınlar. Açıklayamazlar, çünkü bilmiyorlar.
1999'dan beri depreme hazırlanmak için HİÇBİR önlem alınmadı. Zorunlu deprem sigortası, yaygınlaştırılamadı. Halktan depreme hazırlanmak için toplanan vergiler, tam 5 milyar dolar, bütçenin deliğine yamandı. İstanbul'u kurtarmak için zaten 9 milyar gerekiyordu, demek ki yarısı vardı ve beş yılda yarısı güçlendirilebilirdi kentin.
Merak ediyorum, acaba, salladığı zaman hükümeti de düşürecek depreme niçin böylesine duyarsız Ankara? AB'ye uyum için yüzlerce yasayı birkaç ayda çıkaranlar, niçin beş yılda BİR deprem yasası çıkaramadılar? En azından kendi koltuklarını nasıl kurtarmayı düşünüyorlar? Acaba depreme saygıda kusur etmeyip, 'Sayın Deprem' diye çağırarak mı önlemeyi planlıyorlar? Ardından 'Şeyini şey ettiğimin şeyi' diye eklemezlerse, belki de... Depremin kendilerine zaman bırakmayacağından korkarım.