Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2004

Hoşgörü mü, horgörü mü?

Radikal · 23 Nisan 2004

Adamın adı Abdülkadir. Kendisine Şeyh Abdülkadir dedirtiyor ve “selafi” olarak tanıtıyor. Cezayir’den geldiği Fransa’da on yıldır imamlık yapıyor. Lyon Mag dergisine, “birden çok kadın almanın yararlarını” övdüğü röportajı sırasında, hızını alamayıp, “Kur’an bazı durumlarda zevce dövmeye cevaz verir, özellikle kocasını aldatan karıların dövülmesi caizdir,” demiş, üstelik kadınların neresine ne kadar vurulması gerektiğini falan da anlatmış. Lyon Mag’ın kendisini röportaj “eden” muhabiri Thomas Nardonne, Şeyh Abdülkadir’i “Tereddütlü bir Fransızcası var, ama ağır ağır, sakin bir sesle konuşuyor, hiç de şiddet içeren birine benzemiyor,” diye tarif ediyor. Bizim de son yıllarda duymaya alıştığımız, tam bir vaiz üslubu, sizin anlayacağınız.

Coğrafyasının her köşesinde ve hiç bir dinin cevazı olmadan kendisini aldatan kadını öldüren erkeklerin, kendisini aldatan erkekleri öldüremediği zaman pipisini kesen kadınların haber olduğu bir dünyada; Cezayir’den gelip Fransa’da imamlık yapan Abdülkadir efendi, Lyon Mag’da yayımlanan ve aldatan kadını yalnızca “dövmeyi” öngören hoşgörüsünün, Fransızları niye ayağa kaldırdığını anlayamadı. Önce, “Din başka, yasalar başka. Kur’an dövün der ama, Fransız yasaları izin vermediği için camiide böyle vaaz veremem,” diye düzeltmeye kalkıştı. Uyandırdığı öfke dinmeyince, “Zaten yüzüne vurun dememiştim, karnına, kalçalarına, bacaklarına ve sırtına vurabilirsiniz, demiştim,” diye iyice ağzına yüzüne bulaştırdı.

Sonuçta imam Şeyh Abdülkadir, önceki gün apar topar, Fransa’dan Cezayir’e yolcu edildi, sayın seyirciler. Eski dış, yeni iç işleri bakanı ve üç yıl sonra belki de Fransa cumhurbaşkanı, çünkü en uygun (ve en yakışıklı) merkez sağ adayı Dominique de Villepin, 24 saat içinde bizzat verdi Abdülkadir efendinin sınır dışı edilme kararını.

Selafi şeyhin, iki karısı ve on altı çocuğu vardı. Hala varlar zaten. Fransa onları ne yapmayı düşünür, bilmem. Ama zavallı şeyhin, kendisini ülkesine geri götüren uçakta neler düşündüğünü tahmin ediyorum. Aslında aldatan kadına “recm” öngören Kur’anı, yalnızca “dövmek” cevazıyla yorumlamakla verdiği HOŞGÖRÜ ibretine karşı, küffardan aldığı hoşgörüsüzlük dersini anlamaya çalışıyordur kuşkusuz.

Ve kuşkusuz, ne yediği haltı anlayacaktır, ne de uğradığını sandığı haksızlığın HUKUK demek olduğunu.

Çünkü hukuk, “hoşgörü”ye değil, tam tersine “hoşgörmemeye” dayanır. Çünkü hoşgörü, eşitliğin karşıtı, ayrımcılığın ve seçiciliğin ta kendisidir. Çünkü hoşgörü, insanların eşitliğini temel alan çağdaş ve beşeri hukukun değil, Roma imparatorluğundan öteye ezenin ezilene, Hristiyanlık tarihinden beri de egemen dinin kendisinden olmayana gösterdiği “tahammül”ün ifadesi, özetle “dinsel” bir kavramdır. Oysa gerek laik, gerekse seküler hukukta, dine yer yoktur. Ulvi yasalar değil, beşeri yasalar geçerlidir. Tabii din devleti olmayan devlet hukuklarından söz ediyoruz.

İşte o adaletin önünde, bir kadının, kocasını aldattığı için dövülmesiyle başka bir kabahatten ötürü dövülmesinin arasında hiç bir fark yoktur. Çünkü kocanın, herhangi bir nedenle ne karısını, ne komşusunu, ne de bir yabancıyı dövmeye hakkı yoktur. Kısacası, dayak atmak suçtur. Çocuklarına dahil. Ve mağdur kim olursa olsun, o beşeri adalete başvurursa, dayakçı yargılanır ve işlediği suçun derecesine göre cezalandırılır.

Şeyh Abdülkadir efendi, “Kur’ana göre aldatan kadını dövmek caizdir,” derken, kendisini “hoşgörülü” sanıyor, çünkü öldürmek anlamına gelen “recm” değil, dayak cezası öngörüyordu sözümona suçluya. Oysa bir değil üç suç işliyordu bu sözlerle. Bir: herhangi bir nedenle birini dövmeyi önermek, suça teşviktir. İki: Kocanın dövmek hakkı bulunduğunu iddia etmek, kadın erkek, yani eşitlik kuralını çiğnemektir. Üç: Kur’anı referans göstermek, şeriat hukukunu kabul, dolayısıyla seküler ya da laik devlet hukukuna karşı gelmektir.

Abdülkadir efendi, neresinden baksanız cahil bir Cezayir’li. Oysa biz biliyoruz ki, Türkiye’de böyle düşünenler, Abdülkadir efendi gibi konuşanlar yok, değil mi?... Çünkü Türkiye, laik ve çağdaş bir devlet! Üstelik... Tesadüf bu ya, “Ilımlı’ İslamcılarımızın ağzından da “hoşgörü” lafı düşmüyor zaten.

İprimiş, yıvışmış, yapışkan bir sakıza dönen şu meşhur “hoşgörü” macununun, hangi zehirli maddelerden imal edildiğini ve niçin, illaki aynı damaklarda şakladığını yarın anlatacağım.

---------------------------------