‘tolerantia’dan ‘patientia’ya
Radikal · 23 Nisan 2004
Türkiye’de özde olmasa bile sözde pek tutulan iki kavram var: Demokrasi ve hoşgörü. Bu iki kavram çoğu kez birlikte anılıyor ve demokrasi adına hoşgörü, hoşgörü adına demokrasi istenmekle kalmayıp, sanki aynı anlamı içeriyorlarmış gibi algılanıyor.
Oysa yurttaşların eşit özgürlük hakkı prensibine dayalı demokrasi, bir hoşgörü rejimi değildir. Çünkü hoşgörü, efendinin tebaa, yenenin yenilene, güçlünün güçsüze, büyüğün küçüğe ‘tahammül’üdür. Hoşgörmekle horgörmek arasındaki sınır öylesine incedir ki, çoğu zaman farkedilmeden aşılır. Bir varlık, olgu ya da eyleme hoşgörüyle yaklaşmak duygusunun, konusu olan varlık ya da eylemi önemsememek, küçümsemek, değersizleştirmek anlamına gelmesi sık rastlanan bir durumdur.
Ve Encyclopaedia Universalis’in, Latince tam karşılığı ‘tolerantia’ olan, bizim de “Osmanlı’da vardı,” diye gerine gerine övündüğümüz, (büyük bir yanılgıya düşerek) demokrasimizde daha çok var olmasını istediğimiz hoşgörü/tolerans yorumuna 18 sayfa ayırması boşuna değildir.
20.Yüzyıl toplumlarının bir erdem gibi sunduğu hoşgörü, yüklendiği çelişkiyle ahlak içeriğini sıfırlayan, boş bir kavramdır. İyi ölçünün, kusur, kabahat, kötü olan ölçüyü, düzeltmek yerine tahammül yoluyla kabullenmesidir. Tarihte “tolerantizm” adı verilen bir felsefe ekolü bile var olup, “gerçeğe ilgisizlik” içeren bu düşünce, kimi din bilginlerinin birbirine girmesine yol açmıştır.
Hoşgörü, herşeyden önce mantığı topal bir kavramdır. ‘Tolerantia’ da denge ve eşitlik yoktur. Bir yanda tolerans sahibi üstün varlık vardır, öte yanda tolerans gösterilen kusurlu, kabahatlı, kötü ya da kısaca, “düşük değerli” varlık. Düşük değerli varlığı hoşgörmek ise, ister istemez hakir görmek, küçümsemek, önemsememek eylemlerini beraberinde getirdiği gibi, kusurunu düzeltmek, değerini yükseltmek olanağından mahrum etmektir!
İşte Roma İmparatorluğu, böylesine bir üstünlüğün hakir gördüğüne gösterdiği “tolerantia” şampiyonudur. İşte Osmanlı İmparatorluğu, fetih yoluyla yayıldığı topraklarda, egemen olduğu yabancı din ve kültürlere, o din ve kültürleri önemsemediği, küçümsediği, değersiz bulduğu için hoşgörmüş, rahat bırakmıştır. Önem ve değer verip gerekli gördüklerini ise, metazori Osmanlılaştırmaktan geri kalmamıştır. Hiç bir anlam ve prensipte, eşit hak bir yana, görünüşte bile eşitlik yoktu Osmanlı tebaanı oluşturan topluluklarda. Tam tersine, ayrımcıydı Osmanlı. Yahudiler, Ermeniler, Müslümanlar vb. ayrı renklerde kılık kıyafet işaretleriyle ve ilk bakışta kimin ne olduğu anlaşılır biçimde giyinmek zorundaydılar.
İşte bu yüzdendir ki, büyük imparatorluklar dışında ya da büyük imparatorluklarla paralel olarak, “hoşgörü/tolerans” kavramının en ateşli savunucuları, evrensel kapsamlı dinlerdir. Çünkü her din için kendi kitabı, kendi kuralı, inananı ölçü ve üstündür. O üstün inançlının da, kendisi gibi olmayana tahümmül etmesi, hoşgörmesi istenirken; esas anlamda horgörmesi, küçümsemesi, değer vermemesi talep edilir ve bu duyguların en hafif göstergesi, “ilgisizlik” biçiminde sergilenir.
Ve bu yüzdendir ki, yalnız İslamiyet’te değil, üç tek tanrılı dinlerin en azından ilk çağlarında kadın karşı “hoşgörü” istenir erkekten. Çünkü tek tanrılı dinlerin üçünde de, egemen erkektir, üstün varlık erkek olup, kadın “düşük varlık”tır, kusurludur, bazı kabahatları hoşgörülürken horgörülür! Dinsel kurallara karşı işlenilen suçlarda da, kadın, erkekten daha şiddetle cezalandırılır.
Yine bu yüzdendir ki, erkek kadın eşitliği üzerine kurulmuş demokratik bir toplum yapısında, laik düzenden dini vecibelere “hoşgörü” beklemek, abestir. Çünkü böyle bir istem, dini vecibelere peşinen kusurlu olduğunu kabul ve tahammül etmek anlamına gelir.
Tesettüre hoşgörü istemi de böylece, zaten kapanmak yoluyla “ifşa edilen” kadın olmak kusurunun, bir kez daha görmezden gelinmesi, önemsizleştirilmesi, değersizleştirilmesi talebinden ibarettir. Benden bu kadar. Demek ki hoşgörüden söz etmek, artık her bireyin kendisine verdiği değere bağlı. Ama demokrasi değil, bu kesin.
------------------------------------------------