Uçucu,kaçıcı,çakıcı
Radikal · 23 Mayıs 2004
"Zaman yanlışı eskitir, doğruyu cilalar." G. de Levis
Beş yıl önce, tam olarak 7 Haziran 1999'da bu gazete ve bu sütunda yine 'Uçucu, kaçıcı, Çakıcı' başlıklı bir yazı imzalıyor ve şöyle diyordum: "Alaattin abim, Fransızca bilmediğinden olsa gerek, Les Beaumettes'ten kuş uçurulmayacağını anlamamış, belki parmaklıklar arasından sıvışırım diye erimiş, erimiş, kuş kadar kalmış. İçeri girdiğinde 115 okka çeken o dağ gibi adam 70'lere düşmüş, üfleseniz uçacak gibi. Bizim hapishanelerde 10 yıl kalsa, Kİ KALMAZDI, Fransa'daki 10 ay kadar yaşlanmazdı..."
Alaattin Çakıcı, aynı yılın aralık ayında Fransa tarafından Türkiye'ye iade ediliyor ve bendeniz yine kaleme sarılıyordum: "Alaattin abim sorgulanamadı. Yargılanabileceği iki davadan biri düştü. Konulduğu dört yıldızlı hapishaneden ha çıktı, ha çıkacak. İster istemez düşünmeye başladım: Türk adaleti yargılamayı bırakın, sorgulamasını bile yaptırmadığı Çakıcı'yı acaba niye Türkiye'ye getirmişti? Niye bir yıl boyunca Çakıcı'nın iadesi için göbeği çatlamıştı devletin? Amaç serbest bırakmaksa, eğer iadesini istemeselerdi, Fransa çoktan serbest bırakmıştı abimi."
Makale, 'N'aber Sami?' başlığını taşıyor ve zamanın Adalet Bakanı 'hukukçu' Hikmet Sami Türk'ü, kendisine karşı kazandığım sayısız davalardan öte, HUKUK bilgisizliğinden dolayı özür dilemek zorunda bırakıyordu. Çünkü Çakıcı'yı yargılayan mahkemenin savcısı Jean François Pascal ile görüşmüş ve kendisinden Milliyet gazetesine manşet olan, 'Çakıcı, Türkiye tarafından TÜM dosyalardan sorgulanabilir, ama iadesi reddedilen üç davadan yargılanamaz' demecini almıştım. Hikmet Sami Türk, aynı gün gazeteye bir yalanlama gönderiyor ve görüştüğüm kişinin savcı değil katip olduğunu ileri
sürüyordu. Gazete birbirine girmişti.
Eğer bakanın dediği doğru ve Jean François Pascal Çakıcı'yı yargılayan Fransız mahkemesinin katibiyse, istifam isteniyordu. Yok
eğer benim dediğim doğru ve görüştüğüm kişi savcıysa, Hikmet Sami Türk, bakanlıktan istifaya çağrılacaktı. Gazetenin verdiğim bilgiyi doğrulaması uzun sürmedi: Jean François Pascal hem Aix En Provence mahkemesi savcısı, hem de AB'de 'yabancı suçluların iadesinden sorumlu hukuk dairesi başkanı' olduğu, AB belgeleriyle kanıtlandı. Milliyet'in H. S. Türk'ü istifaya çağıran manşet hazırdı ki, adalete 'bakan'dan birinci yalanlamayı yalanlayan ikinci açıklama geldi gazeteye:
"Özür dileriz, Pascal katip değil savcıymış, bizi de Fransa'daki Türkiye Büyükelçiliği yanılttı..."
Ve 12 Aralık 1999 tarihinde Radikal'de büyük bir keyifle kaleme aldığım "N'aber Sami" başlıklı makaleyi şöyle bitirmek nasip oldu, sevgili okurlar: "Bu satırların yazarı, 12 yıllık muhabirlik mesleğinde hiç 'asparagas' habere imza atmadı. Hiç."
Yıl 2004. Ne değişti? Hükümet değişti, ama Türkiye değişmedi. Alaattin Çakıcı, 1998 yılında Türkiye'den kaçmıştı, kırmızı bültenle aranıyordu. 2004 yılında yine Türkiye'den kaçtı, yine kırmızı bültenle aranıyor. Ben artık 12 değil, 17 yıllık gazeteciyim. Yine doğru haber yapıyorum, yine 'yalan' diye bağırıyorlar, yine doğru çıkıyor. Üstelik ve ne yazık ki, pek çok konuda olduğu gibi Alaattin Çakıcı hakkında da kelimesi kelimesine aynı yazıları yazabilirim, tarih ve yer değişikliği yapmak yeter, sorular aynı kalacaktır: Türkiye niye Çakıcı'yı niye kırmızı bültenle arar yine? Niye bulur, niye tutuklatır, iadesini sağlamak için niye göbeğini çatlatır? Yazık değil midir polisin bunca çabasına, diplomatların seferberliğine, yazışmaya, didişmeye?
Yetmedi mi bu kadar rezil olmak? 1999 yılında yana yakıla iadesini istediğimiz Fransa'ya rezil olduk, şimdi hangi ülke sırada? Almanya'dan ya da Yunanistan'dan mı toplayıp kaçıracağız yeniden? Her hükümetin bir Çakıcı fıkrası olmak zorunda mı, gerçekten?
Bunca kırmızı bülten yerine, bir 'kırmızı fener'le arasalar, bari. Alaattin abim, 'bir dost' olarak çıkar gelir belki. Başka çare yok.