Kayıp isimler sözlüğü
Radikal · 16 Haziran 2004
Birkaç gün önce, Sabah gazetesinin manşet haberiydi. Isparta Anadolu
Lisesi öğrencisi 17 yaşında bir genç kız, biri polis, ikisi öğretmen çocuğu üç arkadaşıyla birlikte, 'Zengin' amcasının oğlunu kaçırmış. Rehine karşılık 250 milyar fidye isteyen çete, polis devreye girince, yakalanmaktan korkup 8 yaşındaki Ömer'i boğarak öldürmüşler. Gazetenin birinci sayfasında haberin bu kadarı yer alıyor, devamı 15'te deniyordu. Ancak hemen tüm gazetelerde ve sık rastlanan milli ve medyatik özensizliğimiz gereği, haberin devamı tabii ki 15'inci sayfada değildi. Olması gereken yerde başka bir haber, 35 yıllık sinema sanatçısı Saadet Gürses'in, annesinin cenazesini parasızlık yüzünden kaldıramadığını konu ediyordu. Dalıp gittim. Hiç ilgisiz gibi görünmelerine karşın, her iki dramın da ortak noktası paraydı. Evrensel genelinde ve Türkiye özelinde giderek hayata eşitlenen anlamıyla para. Hayatlarının başlangıcında gencecik dört öğrenci, para için 'kendilerinden güçsüzü' öldürebiliyorlardı demek ve böylesi bir vahşet, yaşıtları arasında ilk değildi. Hayatının sonunda bir emektar sanatçı ise 'kendilerinden güçsüz' düştüğü insanların, suratına kapattığı kapılar önünde, annesinin cenazesiyle kalakalmış; kendi cenazesinin kaldırılmayacağı günü bekliyordu. Çünkü parası yoktu. Ve bir ilk değildi 'yok' sayılan sanatçılar arasında.
Düşündüm. Acaba nasıl bir insanlık öğretiliyordu o katil çocukların okuduğu okullarda, nasıl bir insanlık örnekleniyordu onların polis ve öğretmen ailelerinde? Demek ki her iki eğitim kurumunda da (çünkü aile de bir eğitim kurumudur), parayı yaşamın merkezine oturtan bir fazlalık ya da eksiklik vardı. Sanatın da toplumsal bir eğitim olduğunu düşünecek olursak, demek toplum da emektar bir sanatçıya sahip çıkmayacak değerlerle eğitilmişti aslında. Böylesine genel bir acımasızlık ve nankörlük, kuşkusuz tek yönlü değil. Eğer çocuklar başka çocukları 'para' için öldürebiliyorsa, demek büyükler onlara paranın her şeyden önemli olduğunu öğretiyor. Eğer toplum parasız sanatçılarına sahip çıkmıyorsa, demek ki sanatı yapan sanatçılar da pek sahip çıkmamışlar
o toplumun paradan başka değerlerle oluşumuna.
Tüm yollar Roma'ya çıkar mı hâlâ bilinmez. Ama Türkiye'de tüm yollar 'para'ya çıkıyor artık.
Oysa: Bir zamanlar Mağrıp'tan Maşrık'a nam salmış Meddah Abidin Efendi'nin dişsizliği, para kazanmaktan çok, hikâyelerini kimsenin anlatamadığı gibi anlatmak, yüzünü şekilden şekile sokabilmek içindi. Meddahlıkta ustasıyla aşık atabilmek için, en iyisini yapabilmek için sanatının, tüm dişlerini çektirmişti. Meddah Abidin Efedi, Sebahattin Demiray'ın 'Kayıp İsimler Sözlüğü' adlı roman kahramanlarından beni en etkileyeni.
'Kayıp İsimler Sözlüğü' (Epsilon Yayınları, 2002) benim son 20 yıldır okuduğum en iyi kurgusal tarih romanı ve yazarı Sebahattin Demiray, yine bencileyin çağdaş Türk edebiyatının en büyük romancılarından biri olmaya aday. Romanı bitirip usulca kapattığımda, kimse darılıp gücenmesin, 'İşte bu!' dedim, 'Roman budur, romancı budur!' Ve sevindim. Kemal Tahir'den beri böylesine bir tat almadım hiçbir romandan, 'Kayıp İsimler Sözlüğü'nden aldığım kadar.
Sebahattin Demiray, bir kadının, tam olarak prenses Ünzile'nin yaklaşık 90 yıllık yaşamında Türkiye'nin üç mühürlü tarihini anlatıyor. Daha doğrusu
üç erkeğe anlattırıyor. Birincisi, cariye Ünzile uğruna ölümü göze alan âşık, erkek, Meddah Abidin Efendi. Mühürlü Tarih, Sultan Abdülhamit'in düşüşü. İkinci erkek, Osmanlı hanedanından Prens Mustafa'nın peşinde hazine avcılığına çıkan ve Prenses Ünzile'ye hıyaneti tattıran Fransız serüvenci Jan. Mühürlü Tarih, 6 - 7 Eylül Türkiyesi. Üçüncü erkek ise, Ünzile'yi sahiplenirken Ünzile'nin kimsesizliğine sığınan bir kurban. Mühürlü Tarih, bir Türkiye klasiği: İşkence altında sakat kalan ve işsizlikten ve 'değişen değer' paraya sahip olmadığı için usunu yitiren Gazeteci Enis.
Ne zaman, ne mekânda yolları kesişmiş bu erkekler, aslında aynı kadını Prenses Ünzile'yi anlatıyorlar romanda. O kadın aslında biziz, bizim genlerimizi taşıyor Ünzile. Onun macerası, Türkiye'nin macerası ve her tarih dönemecinde bıraktığı bir parkta, bizim yitiklerimiz.
Belki Ünzile'yi koruyamadığımız için, tüm varlığımız artık 'para'.