Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2004

Siz marlon, ah siz...

Radikal · 4 Temmuz 2004

Sizi ilk gördüğümde dokuz yaşındaydım. Aramızda onlarca yaş, on binlerce kilometre, bir beyazperde ve dudaklarınız vardı. Kadın düşkünü erkekleri bir bakışta tanımayı, sizin o dudaklarınıza bakarak öğrendim. Ama hayalinizle yetinemeyecek kadar gerçekçiydim. Sizsiz likten, hayal meyal ve derhal, size benzer bulduğum bıçkın sınıf arkadaşıma tutuldum. Ama o, (adı neydi, unuttum...) bazen sümüğünü kısa pantalonuna siliyor ve sokakta kendi hemcinsleriyle dalaşmaktan başka bir şey düşünmüyordu henüz. Oysa siz...

Siz bir ‘İhtiras Tramvayı’nda Vivien Leigh’i kollarınıza alırken, sarışın Vivien o güçlü kollarınızda bayılırken;inanılmaz bir çekiciliğin kabuğu içinde, yaydığı erotik elektrikten rahatsız olan beyniniz, o inatçı alnın altındaki çatık kaşlarınızla siz, Tanrı ve Şeytan’ı aynı hamurda birleştiriyordunuz. Eksi ile artıydınız. Gençliğinizde, sokaklardan yaralı kedi köpekleri, sarhoş dilencileri toplayıp evine getiren siz, saçtığınız ışık, ona kapılan tüm sevdiklerinizin kanatlarını kavurdu bir bir. İşte intihar eden sevgiliniz, Pina Pellicer. İşte katil olan oğlunuz, Christian. İşte uğrunda adam öldürülen, aklını yitiren kızınız, Cheyenne. Ve New York’ta bir gece, tiyatro kulisinde, bir yumrukta burnunuzu kırınca arkadaşınız, sevinçten deliye dönen siz. Fazla düzgün burnunuz biraz çarpılır da, o kusursuz yüzünüz biraz bozulur diye ummuştunuz. Ama çaresiz. O hafif kırık burun, eşsiz profilinize biraz daha kişilik eklemekten başka ne yapabilirdi ki?

On iki Fransız yönetmenden beşi, Marlon Brando’ya en uygun rol sorusuna, hiç duraksamadan, “Marquis de Sade”, demişlerdi. Oysa siz, Stella Adler’den tiyatro dersleri aldığınız yıllarda, eve dönüp kaloriferleri soğuk, buzdolabını tamtakır bulmanın, gecenin ayazında bar bar dolaşıp ayyaş bir anneyi aramanın, ona bir kenar mahalle meyhanesinde, pislikler ve kusmuklar içinde rastlamanın ve zavallı iskeletini sırtınıza vurup eve taşımanın ne olduğunu, iyi bilirdiniz.

Gecelerden bir gece, yorgun gövdenizin sesini dinlediniz. Ve sarhoş annenizi, bir kaldırım üstüne terk ettiniz. Hala orada mı bilmiyorum, annenizin resmi, oğlunuz Christian’ın kefaletini ödeyebilmek için ipoteklediğiniz o görkemli villanızın şöminesi üstünde dururdu iyi günlerde. Söz açıldığında resme bakıp içinizi çeker, “Çok güzel bir kadındı, çok...” derdiniz hüzünlü bir gülüşle.

Ah Marlon, siz...

Size aşık olan koca bir ülke; madalyon profiliniz, çıkık alnınız, vahşi sırtınız, geniş göğsünüz, omuzlarınız, kör bakışlarınız ve dudaklarınız, ah o dudaklarınızla sizi ‘erkeklik tanrısı’ ilan etmek üzereydi ki... Fred Zinnemann’ın ‘Onlar İnsandı’ adlı şaheserinde bir eşcinseli oynayarak pek eğlenmiştiniz. Çünkü kurallara uymak, kalıplara oturtulmak, etiketler yapıştırılmak derdiniz değildi hiç. Ömrünüz boyunca, Amerika’nın size olan aşkını kine çevirmek için, ne gerekiyorsa yaptınız. Sizden başkası çoktan başarmıştı, ama tüm gayretlerinize karşın siz bu garip ülkenin gönlünde hep aşk ile nefretin arasında yer aldınız. Oysa ‘Çirkin Amerikalı’ filmiyle ABD’nin Uzakdoğu politikasında ihbar ettiklerinizi, az mıydı? Amerika’nın afaroz ettiği tüm kişilikleri canlandırdınız, yücelttiği hangi değer varsa batırdınız. Meksikalı oldunuz, Alman subayı oldunuz, Kızılderili, İngiliz ‘dandy’si, Western İrlandalısı, komik Japon, Romalı Mark Antuan ve hatta Korsikalı Napolyon’a bile soyundunuz, bir tek ve yalnızca doğru dürüst Amerikalı olamadınız. Amerika’yı canlandırdığınız en önemli yapıt Godfather’da ise, bu ülkede aslında saygınlığın katiller ve haydutlar tarafından kazanıldığını anlatmaya çalışmadınız mı?

Yaşamınız içinde sahip olmak için seçtiğiniz kadınlar bile (çünkü kadınları birlikte yaşamak için değil, sahip olmak için ve hep siz seçtiniz) sözümona ahlak numunesi Amerikan analarının saçlarını diken diken edecek türdendi hep: İtalyan, Japon, Fransız, en tehlikelisi bir Kaşmirli, Kızılderili ve iki temel Tahitili... Çoğu evlilik dışı dokuz çocuğunuzla ilişkileriniz ise, örnekti. Onlar için elinizden geleni yaptınız, hiç birini ortada bırakmadınız. Ancak, bilinçaltı intihara dönük tüm insanlarda olduğu gibi, kendi intihar etmesi gereken sizin yerinize, çocuklarınız yok oldular yine de. Elia Kazan, sizin için: “Suskunlukları repliklerinden daha çok şey söyleyen tek aktör!” derdi. Suskunluğunuz, erişilmezliğiniz, kendinizi gülünç kılıklara, gülünç rollere sokmaktaki pervasızlığınız ve yalnızlığınızla siz, toplumdan istifanızı çoktan basmıştınız. Bir balon gibi şişko gövdeniz ve o gövdeye her gün indirdiğiniz 3,5 kiloluk vanilyalı dondurmalarınızla siz, görkemli bir intihar hırsının gururlu örneği değil miydiniz?

“Kültür mezarlığı” dediğiniz Hollywood sizi bir star yapmıştı ve siz bunu kırk yıldır, bir utanç gibi sırtınızda taşıyordunuz. Cinsel çekicilik ve duyguyla yoğrulan gövdeniz, Brando mitosunu yarattı. Ne yağ tulumu olmak, ne yaşlanan yüzünüz, ne de dökülen saçlarınız bozabildi o büyüyü.

Sizi seviyorum, Marlon.

Ama bugün, size ağlayan iki aşığız biz. Gençliğine karşın sizi sevmeyi bilecek kadar kadın, Elif Yıldız’la ilelebet bendeniz... Ve söz verdim, Paris’te ‘Son Tango’yu çevirdiğiniz, Bir Hakeim köprüsünün ucundaki loş apartmana götüreceğim Elif’i. Ruhunuzun Paris’e döndüğüne ve dünyaya artık Seine nehrine açılan o pencerelerden baktığınıza eminim.