Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2004

Fahrenheit 9/11

Radikal · 9 Temmuz 2004

Amerikalı belgeselci Michael Moore'un, adıyla bir kurgusal ustası Truffaut'nun unutulmaz başyapıtı 'Fahrenheit 451'i selamlayan filmini, Paris'te vizyona girdiği ilk gün, son seansta izledim. Saat 22.00'deki gece gösterimleri, bu başkentte sinemaya gitmek için ideal zamandır, çünkü tek tük seyirci olur. Oysa dün gece biletler çoktan tükenmişti. Filmden önce, tıklım tıklım salon gösteriyordu ABD dışındaki dünyanın Bush takımına beslediği nefreti. Filmden sonra kopan alışılmadık alkış ise, Bush takımına rağmen Amerikan dehasına, 'tek kişinin tüm sistemi yenebileceğini' kanıtlayan Michael Moore'a ister istemez duyulan saygının ifadesiydi.

Fahrenheit 451, Anglosakson sıcaklık ölçeğinde kâğıdın yandığı derecedir. Beyaz Saray'daki kara vicdanlar ise Michael Moore'un Fahrenheit 9/11'nde çatır çatır yanıyor, George W. Bush iktidarı kül olacak, artık belli. Bir film koskoca bir ülkenin, hatta dünya imparatorluğu ABD'nin kaderini değiştirebilir mi? Bu filmin başarısı, zaten bu: Değiştirebileceğine inandırıyor!

Midnight Express, Türkiye'ye verdiği zararla sinemada inandırıcı bir yalanın nasıl gerçek yıkıcılığa dönüştüğünün birebir kanıtıdır. Bu filmin belleklere gerçekmiş gibi kazıdığı olumsuz imge, Türkiye'nin alnında otuz yıldır silemediği bir leke ve hâlâ sürdürüyor etkisini. Michael Moore'un Fahrenheit 9/11'i ise, kuşkusuz 30 yıl sonra anımsanılacak bir film değil, ama yıkıcılığı gerçeklere dayalı, kısıtlı ve belirli hedefini koymuş bir 'Geceyarısı Ekspres'ine, postalıyor cehenneme. Midnight Express'in Türkiye'ye etkileri ne olduysa, Fahrenheit 9/11'in George W. Bush takımına etkileri aynı olmaya aday.

Dehşetle ürküten ve kahkahalarla güldüren, her şeyden önce belgesel ve belgelenmiş görselliğe, yani gerçeğe dayanan bu filmden, Amerikan halkına acıyarak çıkıyor insan. Michael Moore'un tüm dehası, zaten şiddet ve nefret duygularına değil, akıl ve vicdana seslenmesi. Kimsenin aklına gelmeyen, en basit soruları sorarak en korkunç gerçeği aydınlatması.

Amerikalılar, 11 Eylül'de ölen ve yaralananların fotoğraflarını asla görmediler medyalarda, 'şoke olmasınlar' diye sansürlüydü çünkü. Amerikalılar, önce havaya uçurulan Irak'ı, ardından Irak'ta havaya uçurulan Amerikan konvoylarını, Iraklı ya da Amerikalı kurbanları, ABD'de özel hastanelere kapanan kolu bacağı kopuk gazilerini asla görmüyorlar,

'şoke olmasınlar' diye sansürlü çünkü. Amerikalılar, şehit ailelerine bağlanması gereken maaşların son bütçe kısıntıları dolayısıyla kesildiğini,

gazilerine yapılan yardımların durdurulduğunu ve hastanelerden çıkan binlercesinin beş parasız, kaderlerine terk edildiklerini bilmiyorlar. Michael Moore, bu filmle Amerikalılara savaşın kendilerinden gizlenen dehşetini ve yurtsever söylemin ardındaki korkunç yalanı ortaya koyuyor. Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye kazanması elbette ve iyi ki siyasal nedenlere dayalı filmin, iki 'büyük sinema' anı var: 11 Eylül ekrana salt ses ve havada uçuşan kâğıt bulutları olarak yansıyor, bilinen hiçbir imgeyi yeniden ısıtıp sürmüyor seyircinin önüne. Bir de World Trade Center'a yapılan saldırıları bir ana okulundaki 'masal okuma' seansında öğrenen Bush'un 7 dakika süreyle ve Michael Moore'un yorumuyla 'kimse ne yapması gerektiğini söylemediği için ne yapacağını bilemediği' suskunluğu var ki, filmin en vurucu anları.

Gerek baba, gerek oğul Bush ile Suudi hanedanının 'finans kardeşliği'ni; başta Dick Cheney, Rumsfeld, Wolfovitz ve halen iktidardaki Cumhuriyetçi ekibin, 11 Eylül'de olacakları önceden bilmekle kalmayıp Irak'a Afganistan'dan bile önce saldırmayı çoktaaan planladığını, dünyanın başını belaya, Irak'ı da kana bulayan bu ekibin aslında silah endüstrisinde çokuluslu Carlyle şirketiyle, çokuluslu petrol şirketi Halliburton'un emrinde, bir avuç muhteris rezilden oluştuğunu kanıtlayan filmin, bencileyin en etkileyici bir sahnesi ve iki sekansı var. Sahne, bizde de çok meşhuur, çünkü Cengiz Çandar'ın (çapkınlık) arkadaşı Wolfovitz denilen rezilin, kameraların karşısına çıkmadan saçlarını taradığı tarağı yalaması. Evet, yalaması! Herif tarağını yalayıp saçını tarar, taradıktan sonra tekrar tarağı yalarken tüm seyirciler öğürdü, ben fenalık geçirdim. Uzun sekanslardan biri, Michael Moore'un senatörlere 'orduya yazılın' bildirisi dağıtırken öğrendiğimiz gerçek: Irak'a 150 bin asker gönderen ABD'de, savaş kararı alan 500 küsur senatörden yalnızca birinin oğlu asker!

Öteki sekans ise, ABD başkanlık seçimlerinin kaderini değiştirecek, çünkü bugüne değin oy vermeyen Amerikan seçmenlerinin yarısı, 18/35 yaş arası nüfusu sandık başına çekecek olan şehit annesi, Lila Lipscomb'un röportajı... Amerikalıların nasıl aldatıldığının, ne kadar ve niçin cahil bırakıldığının canlı kanıtı bu yurtsever ailenin ölümle terbiyesi, seçim sandığına burun kıvıran tüm Amerikalıları oy vermeye itecek. Michael Moore buna inanıyor ve bunu yapmaya çalışıyor. Ben de Michael Moore'a ve bir adamın bir sistemi yenebileceğine inananlardanım.