Kadının adı Duygu
Radikal · 24 Eylül 2004
Duygu Asena'yla ilk kez karşılaştığımızda, çok şaşırdığımı anımsıyorum. Böylesine güzel bir kadının, kadın ezilmişliğini yüreğinin en derinlerinde hissederek yazabilmesine inanamamıştım. Elbette ki yanılıyordum, ama o yıllarda Türkiye'deki kadın gazeteciler hakkında 'erkekçe' bir klişe vardı kafamda: Güzel olanlar ya dedikodu yazarlar, ya da moda. Gerek gazetecilik, gerekse yazarlığa yeni başlamıştım, tam da bu klişenin aksini kanıtlamak için çıkmıştım yola...
Oysa Duygu, dünyaca ünlü kitabının bırakın dolgun içeriği, yalnızca başlığıyla bile Türkiye'nin bence temel sorununu üç sözcükle özetlemişti: 'Kadının Adı Yok'. O gün bugündür, kadınlarla ilgili bir kitap ya da konuda, bu başlıktan daha etkileyici bir sunuş görmedim. Zaten başkaları da böyle düşünüyor olmalı ki, basında kadınlık hallerine ilişkin pek çok haberde, Duygu'nun kitabına atıf yapılır, 'Kadının Adı Varmış' türünden versiyonları türetilir.
Duygu Asena'nın yakın arkadaşı değilim. Ayrı ekollerden gelmiştik, o sosyaldi, ben siyasal. Çok farklıydık, hâlâ da çok farklıyız. Hatta ne feminizm ne de kadın davası hakkında aynı teşhisi koyup, aynı çözümleri önerdiğimiz söylenemez. Ama paylaştığımız temel değerler vardı ve inat ve sebatta benziyorduk, birbirimizi hep saydık ve ben Duygu'yu karşılıksız sevdim, seviyorum. Onun beni sevip sevmediğini de hiç merak etmedim, çünkü tam da bu özelliği paylaşıyorduk: Saygı, takdir ve hak göstergelerini, duygusallığa koşutlamamak, sempati ve antipatiden bağımsız düşünmek.
Milliyet çatısı altında tanıştık. O sıralar 17. yüzyıl Venedik sanatına merak sarmış, her ilgilendiğim konuda olduğu gibi önemsiz bir ayrıntıya takılmıştım: 'Venedik sarışını' denilen bir saç rengi vardı ve müze müze dolaşıp, şairane bulduğum bu rengi arıyordum tablolarda. Duygu'nun bal rengi, üstelik hakiki saçlarını görünce, 'Venedik sarışını bu olmalı!' diye düşündüğümü anımsıyorum. Verdiği mücadeleyi saygıyla izlediğim kadının, fiziğine de bayılmıştım.
Çıkardığı dergiye yazı yazmamı istedi. Elbette yazardım, ama bir şartım vardı: En yüksek ücreti bana verecekti. Annem yaşıyordu henüz, bir bakıcı gerekiyordu ve o yıllardaki kazancımla böyle bir harcama yapabilmem imkânsızdı, Duygu bana öyle bir telif vermeliydi ki, annemin bakıcı masrafını karşılasın. "Elbette" dedi Duygu, "sen zaten en yüksek ücrete layıksın..." Hiç unutmadım, bu iyiliğini. Annem ölünceye kadar, Duygu Asena'nın dergisine yazdığım yazılarla ödedim, bakıcı masraflarını.
Yıllar sonra Mehmet Y.Yılmaz, Radikal'de 'Kadın Kadının Kurdudur,' diye hatırlarda kalan bir yazı yazdı. Benim çoktandır fora yelkenlerimi, nihayet rüzgârla doldurmuş adamdı. Bir faks çektim kendisine:
"Yanılıyorsunuz, birbirini kıskanmayan, destek olan kadınlar da vardır," diye yazdım ve Duygu Asena'yı örnek verdim ona. Mesleğimin başlangıcında en büyük desteği veren Zeynep Oral, bir bavul dolusu giysi göndererek Paris'teki ilk kışımda soğuktan donmamı önleyen Zeynep Göğüş'ü, daha önce anmış, daha önce yazmıştım...
Bugün düşünüyorum da, birlikte yola çıktığımız kadınlar arasında, zaten birbirlerinin kurdu olmayanların 'adı var', yalnızca. Benzerini
parçalayan dişi kurtlar, birbirlerinin çenelerinde bitirdiler ya da bitiriyorlar havai fişeklerin aydınlattığı, ama zamana dayanıksız ve güdük parkurlarını.
Oysa benim ardımda yolumu açan pek çok kadın var, yanımda da artık yolunu açtıklarım.
Günlerdir Duygu Asena'yı düşünüyorum, onunla, onun için çarpıyor yüreğim.
Sevgili Duygu, bak, neler oluyor Türkiye'de: İmam TCK'da zina kovaladı, cemaat parklarda el ele tutuşan genç avına çıktı.
Sana ihtiyacımız var, bir an önce iyileş, gel katıl, el ver yeniden hiç bitemeyen mücadelemize. Sensiz olmaz çünkü: Kadınların ayaklar altına alınan, hatta topuklarıyla ezdikleri haklarını, bu ülkede ilk göndere çeken sensin, sen olmadan olmaz!