Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2004

Kavisli AB üyeliğine doğru

Radikal · 6 Ekim 2004

İnsanlık tarihi sözle başladı, sözle bitecek kuşkusuz. Birbirinden farklı uygarlıkların dilleri, o dilleri yaratan ve konuşan insan topluluklarının her şeyden önce ortak zihniyetini ele veriyor. Örneğin insan türünü belirtmek için kullanılan 'insanoğlu' kavramı, sanırım yalnızca Türkçede var, yani Türk insanının 'erkek'liğini vurgulayan bir özgünlük. Hayvanlıktan 'homo sapiens' olarak ayrışan insan türünde, öteki dillerde de dişilik ezilip erkekliğe sos yapılmış aslında, 'homo' hem kadın, hem erkek anlamında kullanılmış. Ama zamanla 'homo' eşcinselliği belirtir, insan türü ise cinsellikten bağımsız 'human' diye anılır olmuş, 'humain' deniyor, 'humano' ya da 'umano' deniyor ve artık kadın-erkek birlikte anlaşılıyor. Bizim ellerde, varsa yoksa ve hâlâ insan olarak insanOĞLU ciddiye alınır ve oğulluğa layık görülmeyenler erkek olsalar bile 'o....çocuğu' diye anılırken, başka dillerde aynı küfür kızları hiç karıştırmıyor, yalnızca oğullara ediliyor.

Ben İspanyolca ve Fransızcasını biliyorum, ağzı en iyi doldurup insanı rahatlatanın İspanyolca olduğunu söyleyebilirim: Hijo de puta! Saygınlığı erkeklikten geçiren 'insanoğlu' kavramının, saygısızlık belirtmek gerektiğinde, yalnızca bizim dilimizde kız-erkek ayrımı yapmayan 'o...çocuğu'na dönüşmesi, gerçekten ilginç. Aynı küfürde başka dillerle buluştuğu ortak 'değer' ise, ahlaksızlık kaynağının hep anaya, yalnızca anaya yüklenmesi. Her dilde P...'lik kişiye özel, hiçbir dilde 'P... çocuğu' ya da 'P....oğlu' yok.

Oysa kimi anaların o çocukları doğurması için, kimi babaların da gayreti gerekti kuşkusuz. P...erkekler olmasa, kadınlar nasıl o... olur ki?

Ah kadınlar!

Uygarlığı var eden, belki de yok edecek olan kadınlar. Çünkü doğuran onlar. Onlar nasılsa, ruhunun en derinlerinde öyle biçimleniyor kız-erkek, tüm çocuklar. Onlardan süzülüyor, onlardan damıtılıyor insanlığın balı ve ağusu. Uygarları da onlar yaratıyor, barbarları da. Eğer bugün özelinde Türkiye erkek bir toplumsa, anaların 'erkek oğlum' diye pohpohladığı ve 'kız' diye erkek hizmetine koşup koşulladığı kuşaklara borçluyuz bunu. Yavrulanıp sokağa atılan 'safra' da cabası...

Türkiye'de, 15 yaşın altında ekmek parası peşinde koşan, zorla çalıştırılan 3 milyon 800 bin çocuk var. Hani büyük adamlarımız, 'Çoğalın, çoğalın' demişlerdi ya, eğitimliler, varsıllar, seçkinler çoğalmadı. İşsizler çoğaldı, cahiller çoğaldı, dört yaşında, beş yaşında işe koşulan çocuklar, sokağa atılan, suça itilen, tiner çeken, bıçak çeken, evsiz barksız çocuklar çoğaldı.

Aynı büyük adamlar, Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğini istiyor bugün. Yasaları değiştirdiler, Kopenhag Kriterleri'ni yerine getirdiler, 'Hele bir müzakere tarihi verilsin, evelallah biz birkaç yıl sonra zorla gireriz,' diye düşünüyorlar. Ancak, hayatta her şey ödenir ya, onca gaz verdikleri nüfus patlaması ayaklarına dolaştı.

İster Kopenhag Kriterleri'ni çifte dikiş yerine getirsinler, ister ağızlarıyla kuş tutmakla yetinmeyip bülbül gibi demokrasi şakısınlar, AB allem edecek kallem edecek, Türkiye'ye 15 yıl sonra bile bugünkü anlamda tam üyelik vermeyecek. Çünkü 2020 yılında Avrupa'nın en büyük nüfusuna sahip olacak 'tam üye' Türkiye, şu andaki 'eşitlikçi' yapısıyla AB'nin en ağırlıklı ülkesi haline gelir. AB'nin kimyası bunu reddediyor, reddeder. Türkiye'deki sosyal ve ekonomik uçurumlar, eğitim vermek yerine işgücü olarak kullanılan 3.8 milyon çocuk ve yoksullar ordusu, çokeşlilikten kadın eşitsizliğine açılan bir yelpazede namus cinayetlerinden töre cinayetlerine bir kültür farklılığı AB'yi korkutuyor, korkutur. Ve bu dengesizliklerin 15-20 yılda giderilmesine imkân yoktur. İşte bu yüzdendir ki başta Fransa, ufak ufak referandum falan, son toplamda 'Türkiye'yi maşayla tutmak' için önlemini alıyor. Ve Türkiye'nin tam üyeliği gündeme geldiğinde, AB'nin bugünkü yapılanması değişmiş olacak ve bizim ülkemiz, AB'nin çekirdek kadrosunun çevresindeki ikinci ya da üçüncü kuvvet halkasında yerini alacak. Bu da hiç fena değildir.