Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2004

Avrupa Sedat Peker’i bilse…

Radikal · 13 Ekim 2004

2002 yılında Kopenhag'da Türk topunu Godot'ya pasladığını sanan Avrupa, 2005 yılında o topu Brüksel kalesinin karşısında ve Türkiye'yi penaltı pozisyonunda bulunca feleğini şaşırdı. AB takımı telaş içinde atar mı, atmaz mı hesabı yapıyor, ama en çok Fransa'nın sesi çıkıyor, penaltının penaltılığını tartışıyor, çünkü kendisini 'kaleci' sanıyor. Gazeteler, televizyonlar avaz avaz. Kimi 'evet'çi, kimi 'hayır'cı, Türkiye'nin olası AB üyeliğini çekişiyor, sütun sütun, program program tüm medyalar. Fransız gazeteciler Türkiye'ye odaklı ya, biz Fransa muhabiri Türk gazeteciler de onlara. Her gün, o ne dedi, bu ne yazdı peşindeyiz, gözlerimiz şaşılaştı. Hele bendeniz, perişanım. Milliyet gazetesinin Fransa muhabiri olalı, yani 12 yıldır, böyle bir 'neci'lik krizi yaşadığımı, bu kadar koşuşturduğumu anımsamıyorum. Diğer meklektaşlarımdan farklı olarak, iki Fransız televizyonunda düzenli program yapıyorum. Necilik krizi yaşıyorum, çünkü televizyon programlarında elimde olmaksızın bir Türk diplomatı, hatta Abdullah Gül gibi konuşuyor, Türkiye'nin Avrupalılığını savunuyorum; sonra gerçek işime ve gazeteci kimliğime dönüp, örneğin bu sütunda Türkiye'nin niçin pek de Avrupalı sayılmayacağını yazıyorum. Acaba ben de mi alıştım yalana ve 'takiye' yapıyorum? Demek ki bunca karşı çıktığım 'Kol kırılır, yen içinde kalır' felsefesinden meğerse ben de nasibimi almışım ve bilinçüstü çabalarım yetmemiş kurtulmaya... Kim olsa, helal süt emmiş hiçbir vatan evladı, elbette ki laf ettirmez bugünlerde Türkiye'ye, doğru. Ama bir de 'entelektüel dürüstlük' var. İşte o dürüstlük gereği, her gün korkuyla açıyorum Fransız gazetelerini, 'Acaba Türkçe öğrenmişler midir?' endişesiyle. Bakıyorum ki Türkiye'ye muhalif cephe, yok Avrupalı değil Asyalı, yok dini, yok tarihi, nüfusu, yoksulluğu diye karşı çıkıyorlar hâlâ, derin bir 'Ohhh!' çekip henüz Avrupa'da çıkan Türk gazetelerini okuyamadıklarını görünce, rahatlıyorum.

Örneğin ülkemizin tükenmez yeraltı zenginliği mafya madenini henüz keşfedip işlemediklerine seviniyorum. O madenin en derininden koparılan son parça, Sedat Peker isimli cevher bin bir güçlükle gün ışığına çıkarıldığında, Avrupa basını el koyar diye ödüm koptu. Gözlerimi kapayıp, Peker'in üç gün süren 'hukuk devleti' macerasını, lafın gelişi Fransız basınında okuduğumu hayal ettim:

"Türk güvenlik güçleri, ülkede çeşitli hayır işleriyle anılan ve 1999 depreminde felaketzedelerin gönlünü sıcak çorba dağıtımıyla kazanan bir mafya liderini, Papillon adı verilen operasyonla tutukladı. Hakkında bir depremzede okulu, beş iftar sofrası, 28 suç dosyası bulunan, çok sayıda silah ve kanlı eylem kasetleriyle yakalanan Sadet Pekar (ismini nasılsa yanlış yazarlar) derhal sevk edildiği mahkemede, derhal serbest bırakıldı. Pekar'ı tutuklayan polisler, zanlının niye serbest bırakıldığını anlamadıklarını söylerken, Adalet Bakanı da anlamakla beraber pek de anlamadığını belirtti. Mafya liderini serbest bırakmak gerektiğini anladığı anlaşılan mahkemede, savcı olup olmadığı da anlaşılamadı. Ancak serbest bırakılan zanlı, savcının mahkemeye bilahare yaptığı itiraz sonucunda gıyaben tutuklanmak için mecburen aranmaya başladı. Ertesi gün kendi kendine teslim olmaya gelmişti ki, polislerin üstüne çullanmasıyla teslim olması önlenen Sepet Parek'in (kesin yine yanlış yazarlar), kargatulumbalığı sırasında kemik erimesi ve bilek kırığından mustarip olduğu gözlendi. Mahkemenin doktor raporu almak izniyle serbest bıraktığı anlaşılan Sepet Pekir, sağlıklıyken aldığı sağlıksızlık raporunun, teslim olmaya gelmişken kendisini döverek tutuklayan güvenlik güçleri tarafından doğrulandığını söyledi. Klostrofobisi (kapalı yer korkusu) olduğu bildirilen Sebat Prik'in kardeşi Attila (onu da böyle yazarlar çünkü) Prik'in de cezaevinde yalnız kalmasın diye ağabeyiyle beraber tutuklanmak için geldiği İstanbul adliyesine kendi ayaklarıyla girerken, polislerce yakalandığı ve içeri girmesine izin verilmediği belirtiliyor. Yakalanmasına rağmen adliyeye sokulmayan Attila Prik'in de, adliye penceresinden devreye giren savcının seslenmesi üzerine tutuklandığı öğrenildi..."

AB'ye önlenemeyecek bir penaltı çekmeye hazırlandığımız bugünlerde, her Türk'ün 'Ah bir bilseler' kâbusu var, sayın seyirciler. Benim

kâbusum da Avrupa basınının Türk basınını izleyerek, gerçek Türkiye'yi keşfetmesi