Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2004

Bir zamanlar Tuna Nehri

Radikal · 17 Ekim 2004

Tuna Nehri hep 'mavi' diye anılır şiirlerde, valslerde. Oysa Tuna Nehri, hemen her büyük nehir gibi olsa olsa bulanık yeşildir. İnsan gözüne ancak gecenin laciverdiyle birleşince, o da epeyce bir hayal gücünün ve ay ışığının yardımıyla koyu mavi görünebilir. Bilmiyorum, belki de yanılıyorumdur, yer yer mavi de olabilir. Ama rengi ne olursa olsun, Tuna Nehri'nin tarihinde kan kırmızısı gizlidir.

Bir zamanlar, kanlı akardı Tuna. Bir yanda Avrupa orduları, bir yanda Osmanlılar, Tuna kıyılarında birbirlerine çentik attılar. Akıttıkları kan, koca nehrin sularında karıştı, kan kardeşi oldular. Düşman da olsa kardeştiler, hiç yaşamda değil, hep ölümde birleştiler.

1989 yılında Romanya'nın Temeşvar ya da Timisoara kenti, medya tarihinin en büyük asparagaslarından 'sahte' bir katliam haberiyle tanındı, hatırlayan hatırlar.

Oysa aynı Timisoara, gerçek tarihte gerçek katliamların hazin sahnesiydi. Mohaç Meydan Muharebesi'nde Osmanlı ve Avusturya askerlerinin kanı, Timisoara'nın Bega kanalına dökülerek Tuna Nehri'ne aktı. Aynı düşman kardeşler arasında dokuz yıl süren ikinci savaşın tam ortasında, 1552 yılında Macaristan serdarı Ahmet Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katıldı ve altı sancaklı Banat eyaletinin başkenti oldu. 200 yıl sonra yeniden kapışan iki ordu arasındaki savaşta ise, Pasarofça Antlaşması'yla Avusturya'ya bırakıldı. Ya da kaybedildi. Ya da geri verildi. Yıl, 1718'di.

Fransa ile Almanya arasındaki bir başka 'düşman kan kardeşliği'nin kurbanı, iki ülke arasında paylaşılamayan sınır bölgesi Alsace Lorraine'de altı sancaklı Banat eyaletinin Osmanlıdan 'kurtarıldığı' duyulmuştu. İki ülke arasında bir o yana, bir bu yana savrulmaktan bitap ve yoksul binlerce Alsace Lorraine'li, 'Ne Alman'ın miğferi, ne Fransız'ın ciğeri' deyip, kendilerine daha iyi bir hayat kurmak için Tuna Nehri'nin kolları arasındaki 'Slav Mezopotamyası' denilen Banat'a göçtüler. Ve bu bataklık bölgeden verimli bir buğday ovası yarattılar. Ne var ki 1779'da Banat'ı Avusturya'dan devralan Macaristan, ülkede Magyar dilinden başka dilde konuşmayı yasakladı. Oysa Banatlı Alsace Lorraine'liler, Fransızca konuşuyorlardı. Resmen yasaklanan dillerini, fısıl fısıl, babadan oğula, anadan kıza aktardılar, unutmadılar.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra üçe bölünen minicik Banat'ta bu garip göçmenlerin kimi Romanya, kimi Yugoslavya, kimi Macaristan'da kaldılar. III. Reich rejimi kurulduğunda, Nazi Almanyası bu azınlıkları (Alsace Lorraine çekişmesi var ya) kendisine bağlamayı talep ve temin etti. Geldi çattı İkinci Dünya Savaşı ve Alsace Lorraine'in Fransız kökenli biçare göçmenleri, Alman üniforması kuşandırılıp Stalingrad kuşatmasına gönderildiler. Durum böyle olunca, 1944 yılında Romanya üstüne yürüyen Kızıl Ordu'nun da kendilerine 'düşmanca' davranması tabiiydi.

Almanya ile Fransa arasında çekiştirilmekten yorgun düşüp Banat'a 'bir tatlı huzur almaya' gelen Alsace Lorraine'liler için tabanları yağlamak ve huzur arayışında teptikleri yoldan geri, yani kültürünü koruyup konuştukları ülkeye, Fransa'ya dönmek zamanı gelmişti, ama nasıl?

İkinci Dünya Savaşı'nın sonunda Banat'lı Fransız göçmenlerin 40 bini Almanya ile Avusturya'ya sığındı. Ama daha çoğu Sovyet bölgesinde sıkışıp kaldı ve SSCB'ye gönderilmek kâbusuyla yaşamaya başladılar. Çaresizlik, bazen muziceler yarattırır ya, 1947 yılı Noel bayramında yetişti Banatlı Fransızların imdadına, Hızır. Aralarından biri, Jean Lamersfeld'di adı. Alsace'lı göçmen hemşerilerine, bir sürü bez bebek diktirdi. Banat geleneksel giysileriyle giydirilen bez bebeklerden biri, dönemin Fransız konsey başkanı Robert Schuman'a hediye verilecekti. Ve bebeğin eteğinin altında, Tuna kıyılarında Sovyet mahsuru Banatlı Alsace'lıların canhıraş imdat çağrısını içeren bir mektup gizliydi.

Bugünkü AB projesinin 'babası' anılan Robert Schuman da Alsace'lı bir Fransız'dı ve çok duygulandı, hemşerilerinin mektubundan. Hemen cevap ve Banatlı yurttaşlarının anavatana dönebilmesi için büyük uğraş verdi. Halen, Alsace Lorraine'deki bulguru bırakıp Banat'a pirinç aramaya giden 12 bin Banatlının çocukları Fransız yurttaşı ve atalarının aradıkları huzuru, artık barış içinde yaşayan Fransız-Alman sınırında buldular.*

Avrupa'nın tarihi kanla yazıldı. O tarihte Ren Nehri'nde, Tuna'da kan kardeşi olan düşmanların kanı var. Ama aralarında Türk kanı ve tarihin her sayfasında Osmanlı'nın mührü var. Öteki düşman kardeşler, bugün dost. Darısı Türklerin de dahil edileceği gerçek, topyekûn Avrupa barışına.

*Eric Fottorino, Le Monde 16.10.2004